Yaratılış Hakikati Karşısında Evrim Teorisi
10-05-2008 saat 17:52 te seyyah tarafından gönderildi.
11-05-2008 saat 15:11 seyyahTarafından güncellendi.
11-05-2008 saat 15:11 seyyahTarafından güncellendi.
İnsanoğlu Dünya'ya gönderildiği günden beri nesiller boyunca, çoğalarak beş milyara erişmesine rağmen, geçen zaman içinde daima akılları meşgul eden, küçük büyük herkesin sorduğu bir soru ile karşı karşıya kalmıştır.
"Nasıl Dünya'ya geldik? İnananların tabiriyle nasıl Yaratıldık? Veya inanmayanların deyimiyle nasıl oluşup evrimleştik?"
Bugüne kadar herkesin tefekkür seviyesine ve merak derecesine bağlı olarak değişik derecelerde alâkasını celbeden bu soruya cevap olarak zikredilen bütün görüş ve teoriler "Yaratılış Mucizesi"nin karşısında iflas etmiş ve iflas etmeye mahkûmdurlar.
Yaratılış hakikaten bir mucizedir; yani bizim normal olarak bilebildiğimiz ve "tabiat kanunları" olarak isimlendirdiğimiz; Allah'ın (c.c) ayrı birer sanatı olan fizik dünyasının esasları ile, canlılık ve hayat dediğimiz mucizevî hadisenin nasıl başladığını izah etmemiz mümkün değildir. Zaten bütün arıza da buradan doğmaktadır. Elindeki küçük bir kova ile okyanusun suyunu, doldurup boşaltarak ölçmeye çalışan kısır akıllı adam gibi; vahyin bildirdiği mucizeyi reddederek herşeyi elindeki çok kısa fizik ve kimya cetveliyle ölçmeye kalkan, sözde ilim adamları da bu husustaki bütün gayretlerinde yaya kalmaya mahkûmdurlar. Yaratılışa iman edenlerin böyle bir sıkıntısı yoktur; zira bu yol gayet geniş, rahat ve selametlidir. Bu husustaki bütün düsturlar, içine tek bir yabancı parmağın karışamadığı ilâhi Kelâm'da safha safha izah edilmiş, birer işaret taşı hükmündeki yaratılışa ait ayetleriyle akla kapı açılmış ve perdeler arkasından bazı izler gösterilmiş, fakat bütün ayrıntılarıyla da tasvir edilmemiş ve edilmesine de gerek yoktur.
Çünkü Kur'an-ı Kerim bir biyoloji, fizik, kimya veya astronomi kitabı olmadığı gibi, bir ekonomi, sosyoloji veya tarih kitabı da değildir; fakat hepsine ait ilâhi hakikatler insanlığa lüzumu kadar meyve verecek çekirdekler şeklinde insanoğlunun incelemesine sunulmuştur. Bugün doruk seviyedeki ilim dalları içinde Kur'an'ın hakikatlerine zıt bir gerçeğe rastlayamayız. Aynı şekilde Yaratılış mevzu'unda da Kur'an'da bahsedilen hakikatler dışında birşey bilmiyoruz ve bilmemiz de mümkün değil; zira burası artık fizik ilimlerinin ötesine geçen mucize denilen harikuladelikler sahasıdır. Allah (c.c) buraya sınır çekmiş ve ne yaparsak yapalım, öteye geçemeyeceğimizi ve bu hususta ileri sürülen sözde teorilerin de birer safsatadan öte gidemeyeceğini şu tehditkâr âyetle ifade ederek, bu hususta ileri geri konuşan imanlıları da ikaz etmiştir:
"Ben onları ne göklerin, yerin, yaratılmasında ve ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurmadım; yoldan saptırıcıları (kendime) yardımcı tutmuş da değilim" (Kehf, 51)
İnkârcılar Yaratıcıyı kabul etmemek için kırk dereden su getirerek, binbir teori uydurarak, tesadüfen ve tabiat kanunlarıyla ilk canlının ortaya çıktığını; diğerlerinin de bu ilk basit canlıdan mutasyon, adaptasyon ve seleksiyon gibi mekanizmalarla türediğini iddia ederler. Bunun için ilim kılıfı giydirilmiş cüzî haki katları kendi inkarcılıkları hesabına çarpıtarak, ilim adına piyasaya sürmüşlerdir.
İlk atmosferdeki metan, hidrojen, su buharı, karbondioksit, sıcaklık ve ultraviyole ışınları gibi sebeplerle, basit elementlerden kompleks organik bileşiklerin tesadüfen meydana geldiğini; bu bileşiklerin de tesadüfen proteinler, hücre organelleri ve hücre şeklinde organize olup kendi kendine DNA programını kurup üremeye başladığını, bir hücreden insana kadar bütün hayvan ve bitki nevilerini netice veren şaşmaz ve mükemmel bir programın işlemesini, şuursuz, akılsız, ilim ve kudretten yoksun evrim denilen teoriye bağlayanlar; maalesef çok büyük bir sıkıntı ve zorluk içinde beyhude uğraşmaktadırlar. Böylece bir tek Yaratıcıyı kabul etmemek için, atomlara, fiziki ve kimyevi sebeblerin meydana getirdiği reaksiyonlara, yaratıcılık, ilim ve kudret sıfatları vermek gibi bir akılsızlığa düşmektedirler.
Yaratılış hakikatindeki kolaylık ve rahatlığı göremiyen, evrim safsatasını da mutlak ve doğru bir kanunmuş gibi ilim adına yutturmaya kalkanlar, buyursunlar 20. yüzyılın bütün fen ve teknolojik imkânlarını kullanarak reaksiyonları hızlandırsınlar, maddelerin tesadüfen karışması yerine kendileri en hassas ölçülerle bileşikleri toplasınlar, en modern laboratuvarlarda, elektron mikroskoblarıyla yıllarca uğraşsınlar; bir tek bölünerek üreyebilen "canlı" dediğimiz hücreyi yapamayacaklardır. Bugünkü imkânlarla bir tek hücre inşa edemeyenler nasıl olup da, dünyanın ilk yaratıldığındaki şuursuz sebebler ve atomların ilk canlıyı tesadüfen meydana getirebileceğine inanırlar..!
Bugün ilim adamları bir tek protein molekülünün bile tesadüfen meydana gelemeyeceği hususunda hemfikirdirler. Çeşitli kitaplardaki ihtimal hesapları incelendiğinde, görülen korkunç rakamlar her nasılsa evrimcilere hiç tesir etmemiş gibidir. Birçok tavizler ve kolaylıklara rağmen bir tek proteinin 10 üzeri altmış dörtte bir meydana gelme ihtimali; en basit bir canlıda bile 300-400 farklı protein zinciri bulunması gerektiği ve bu kadar proteinin de ittifak ederek bir hücreli canlıda buluşma ihtimalinin ise yaklaşık 10130000 (on'un sağına 130.000 tane sıfır konulacak) olduğu bilgisayarları çatlatırcasına hesaplanırken; çok daha mükemmel organizasyonlu canlıların plan ve programlarının DNA zinciri halinde kendi kendine şifreleneceğine inanmak herhalde ilim adamlığı değildir.
Hele yaratılışa inananları çağdışılık ve gayri ilmilikle suçlamak daha da abes bir davranıştır. Bütün ilimlerin Kudreti Sonsuz'u haykırdığı, neredeyse perdelerin aralanıp apaçık görülecek kadar bizlere yaklaştırıldığı zamanımızda, müsbet ilimleri kendi bozuk anlayışlarına göre tefsire tabi tutmak ilim adamlığı değildir.
Evet, mutasyon da, adaptasyon da, seleksiyon da içinde bazı hakikatların bulunduğu birer biyolojik vaka olarak bizim sadece ismini koyduğumuz, Allah'ın (c.c) birer kanunudur. Fakat bu prensibler hiçbir zaman Evolusyoncuların yorumladığı gibi "bir türden diğerini çıkaran" mekanizmalar değil; bilakis canlının en mükemmel şekilde yaşayarak neslini muhafaza edebilmesi ve ekolojik dengenin korunması için kendilerine verilmiş birer ihsandır.
Mutasyon denilen biyolojik hadiseler sadece hücre seviyesinde ve onların nukleus'(çekirdek)larındaki harika DNA programı üzerindeki değişikliklerdir ve katiyyen tesadüf kabul etmeyen reaksiyonlar neticesinde ortaya çıkar. Evrimciler büyük bir hırsla sarıldıkları "mutasyon"u çok ustaca bir göz boyamasıyla evrimin en birinci faktörü olarak gösterirler.
Halbuki vücuda ait hiç bir sistem, organ veya doku, bütünüyle tesadüfi bir program değişiklikliğine maruz kalmaz. Evrimcilerin mutasyon ismini verdiği DNA programındaki değişiklikler ancak milyonda bir hücrede meydana gelir ve bunların da %99.9'u zararlıdır.
Gerek dış çevrenin, gerekse vücudun kendi iç vasatının herhangi zararlı bir tesirle (kimyevi maddeler, zehirler, radyasyon v.s...) bozulması neticesinde bazı hücrelerin DNA programlarının zarar görmesiyle mutasyon denilen hadise olur. Hücrenin programı bozulunca ekseriyetle o hücre ölür, veya vücut için zararlı bir hale dönüşebilir. Fakat vücudun müdafa ve muafiyet sistemi bu zararlı hücreyi derhal yiyerek yok ederler, böylece vücudun dıştan gelen zararlı enfeksiyonlara karşı uyanık kalması temin edilir. Vücudumuzda hergün yüzlerce arızalı hücre meydana gelmektedir, fakat bunlar çok hassas bir şekilde kontrol altında tutulmakta ve vücudun ahenkli çalışması sürmektedir. Bazen muafiyet sistemindeki zayıflama neticesinde ise kanser dediğimiz hastalık ve tümörler meydana gelir, fakat hiçbir zaman faydalı bir organ veya doku meydana geldiği görülmemiştir. Hele bu program değişikliği üreme hücrelerinde meydana gelirse telafisi mümkün olmayan zararlar ortaya çıkar ki, henüz daha yumurta, embriyo veya yavru halindeyken böyle hilkat garibelerinin gelişmesi Allah (c.c) tarafından durdurularak türün sınırlarının muhafazası sağlanmıştır. Böylece canlılara verilen organların onlar için ne kadar büyük nimetler olduğu, nasıl bir programla korunduğu ve istediği takdirde küçük bir genin yerini değiştirerek ne gibi hilkat garibelerini halk edebileceğini bizlere ibret olarak göstermiştir.
Adaptasyon da Yüce Rabbi'miz tarafından her canlının DNA programı içine, türünün karakterlerini taşıyan genlerle yazılmış, neslin muhafazasını temin eden bir mekanizmadır. Böylece canlı değişen çevre şartlarına göre hemen ölerek neslini kaybetme durumuna girmez. Genetik programıyla kendisine verilmiş olan gücün sınırları içinde kalmak şartıyla o değişik çevreye dayanıklı hale gelir. Mesela bakterilere karşı kullanılan antibiotikler ve hamam böceklerine karşı kullanılan DDT gibi ilaçlar, ilk bulunduklarında bu canlılara karşı çok tesirli olmakla birlikte nesillerini tüketememiştir. Bu maddeler ilk kullanıldıklarında, zararlıları büyük miktarda öldürdüyse de genetik programının sınırları daha geniş olanlar, yani daha dayanıklı olanlar yaşamış ve bunlardan üreyen yeni nesillere ise aynı dozdaki maddeler tesir etmemiştir. Maddenin dozu artırılınca bu nesillerden de bir kısmı ölmüş, fakat yine dayanıklı olan bazıları yaşamış ve bunlar da nesillerine DNA programlarıyla bu dayanıklılık hususiyetini geçirmişlerdir. Bu şekilde devam ede ede bugün artık antibiyotikler ve böcek ilaçları bakterilere ve böceklere tesir etmez hale gelmiştir ve yenilerini bulmak için ilaç firmaları harıl harıl çalışmak zorundadırlar. Neticede ise bakteri yine bakteri, hamam böceği de yine hamam böceği olarak kalmış, sadece mukavemetleri artmıştır. Bu da bize adaptasyonun aslında neslin muhafazası için genetik programa konulan bir güç olduğunu gösterir. Eski devirlerde nesilleri tükenen Dinazor ve Mamut gibi hayvanların bulunduğu çevre ise o kadar süratli ve telafisi mümkün olmayacak şekilde değiştirilmiş olabilir ki, tür sınırları içinde kalarak o şartlara uyum gösterme kâbil olmadığından ve kısa sürede hepsi birden olduğundan yeni nesillere DNA programı aktaracak kadar yaşayamamışlardır. Evrimciler, adaptasyonu kendi inançsızlıkları istikametinde tefsir ettikten sonra tabiatta sadece güçlülerin yaşayacağını, zayıfların ise ölüp yok olacağını ve dolayısıyla da hayat sahnesinden çekilerek yerlerini, çevreye uyabilen yeni türlere bırakacağını iddia ederek "Tabii Seleksiyon" (tabiatın seçerek ayıklaması)(!) gibi bir mefhum uydurmuşlardır. Buna göre çevre şartları değiştikçe canlılar da değişmek mecburiyetindedirler, değişmezlerse elenip giderler. Şayet böyle olsaydı bir canlıda onun hayatını idame ettirecek kadar bazı basit organların bulunması kâfi gelmeliydi, halbuki her canlıda en mükemmel organların, o hayvan için gerekli en ideal tarzda bulunduğunu görüyoruz. Ayrıca birçok evrimci bile göz ve beyin gibi mükemmel organların tabii seleksiyon denilen şuursuz ve ilimsiz bir mekanizma ile ortaya çıkamayacağını itiraf etmektedirler. Şayet zürafalar üç metrelik boylarıyla tabiata intibak ettikleri için yaşıyorsa, boyları ancak 50-60 cm olan koyunları nasıl izah etmeli? Acaba canlılar gözleri olduğu için mi görürler, yoksa görmek için mi gözleri vardır? Yürümek için mi ayakları vardır yoksa ayakları olduğu için mi hareket ederler. Bu sorular açıkça gösteriyor ki, hayvanlardaki çeşitli organlar, canlının belirli fonksiyonları yapabilmeleri için tesadüf veya deneme-yanılma yoluyla meydana gelmiş değil; aksine hem çevre şartlarını hem de hayvanların ihtiyaçlarını bilen ilmi ve Kudreti Sonsuz Allah (c.c) tarafından bu organlar en mükemmel surette yaratılmışlardır.
Gerek türler arasındaki geçiş fosillerinin bulunmayışı, gerek DNA programının akılları durduracak mükemmelliği ve gerekse "hızlı evrimcilerin" yaptıkları fosil sahtekârlıklarının ortaya çıkışı; bugün artık "evrim teorisini" bitirmiş ve tarihin karanlıklarına "fosil bir teori" olarak gömmüştür. Zaten bizim de esas maksadımız artık tutar yani kalmamış zavallı bir teoriye yeni darbeler vurarak gündeme getirmek değildi. Fakat bazı inançlı arkadaşlarımızın da -belki insaflı düşünmelerinden olsa gerek- evrimin bazı iddialarına hayat hakkı tanıdıkları veya onlarla uzlaşma zemini oluşturma gayreti içinde oldukları müşahede edilmektedir.
Bazıları hem Yaratıcı'yı hem de evrimi kabul etme gibi garip bir tenakuz içine girerken, bazılarının da evrimin bazı yönlerinin doğru olabileceği gibi fikirlere sahip olduklarını görmekteyiz. Halbuki temeli maddeciliğe ve tesadüflere dayanan evrim fikri ile ilmi ve kudreti sonsuz olan Allah (c.c) hakikati hiçbir zaman bağdaşamaz.
Bununla beraber şayet evrim teorisindeki bazı hususlar yaratılış mucizesine benziyorsa (sudan yaratılma, çamurdan şekil verme, altı günde yaratılma, önce bitkilerin sonra hayvanların ve en son insanın yaratılması vs. gibi) bunlar evrim teorisinin kerametini değil, Kur'an'ın mucizeliğini gösterir.
İnanan araştırmacıların vazifesi ise evrim teorisine bir değer verip Kur'an'ın buna nasıl uydurulacağı anlayışı değil, Kur'an'daki Yüce hakikatların bugünkü müsbet ilim ışığında nasıl anlaşılabileceği olmalıdır.selam ve dua ile
"Nasıl Dünya'ya geldik? İnananların tabiriyle nasıl Yaratıldık? Veya inanmayanların deyimiyle nasıl oluşup evrimleştik?"
Bugüne kadar herkesin tefekkür seviyesine ve merak derecesine bağlı olarak değişik derecelerde alâkasını celbeden bu soruya cevap olarak zikredilen bütün görüş ve teoriler "Yaratılış Mucizesi"nin karşısında iflas etmiş ve iflas etmeye mahkûmdurlar.
Yaratılış hakikaten bir mucizedir; yani bizim normal olarak bilebildiğimiz ve "tabiat kanunları" olarak isimlendirdiğimiz; Allah'ın (c.c) ayrı birer sanatı olan fizik dünyasının esasları ile, canlılık ve hayat dediğimiz mucizevî hadisenin nasıl başladığını izah etmemiz mümkün değildir. Zaten bütün arıza da buradan doğmaktadır. Elindeki küçük bir kova ile okyanusun suyunu, doldurup boşaltarak ölçmeye çalışan kısır akıllı adam gibi; vahyin bildirdiği mucizeyi reddederek herşeyi elindeki çok kısa fizik ve kimya cetveliyle ölçmeye kalkan, sözde ilim adamları da bu husustaki bütün gayretlerinde yaya kalmaya mahkûmdurlar. Yaratılışa iman edenlerin böyle bir sıkıntısı yoktur; zira bu yol gayet geniş, rahat ve selametlidir. Bu husustaki bütün düsturlar, içine tek bir yabancı parmağın karışamadığı ilâhi Kelâm'da safha safha izah edilmiş, birer işaret taşı hükmündeki yaratılışa ait ayetleriyle akla kapı açılmış ve perdeler arkasından bazı izler gösterilmiş, fakat bütün ayrıntılarıyla da tasvir edilmemiş ve edilmesine de gerek yoktur.
Çünkü Kur'an-ı Kerim bir biyoloji, fizik, kimya veya astronomi kitabı olmadığı gibi, bir ekonomi, sosyoloji veya tarih kitabı da değildir; fakat hepsine ait ilâhi hakikatler insanlığa lüzumu kadar meyve verecek çekirdekler şeklinde insanoğlunun incelemesine sunulmuştur. Bugün doruk seviyedeki ilim dalları içinde Kur'an'ın hakikatlerine zıt bir gerçeğe rastlayamayız. Aynı şekilde Yaratılış mevzu'unda da Kur'an'da bahsedilen hakikatler dışında birşey bilmiyoruz ve bilmemiz de mümkün değil; zira burası artık fizik ilimlerinin ötesine geçen mucize denilen harikuladelikler sahasıdır. Allah (c.c) buraya sınır çekmiş ve ne yaparsak yapalım, öteye geçemeyeceğimizi ve bu hususta ileri sürülen sözde teorilerin de birer safsatadan öte gidemeyeceğini şu tehditkâr âyetle ifade ederek, bu hususta ileri geri konuşan imanlıları da ikaz etmiştir:
"Ben onları ne göklerin, yerin, yaratılmasında ve ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurmadım; yoldan saptırıcıları (kendime) yardımcı tutmuş da değilim" (Kehf, 51)
İnkârcılar Yaratıcıyı kabul etmemek için kırk dereden su getirerek, binbir teori uydurarak, tesadüfen ve tabiat kanunlarıyla ilk canlının ortaya çıktığını; diğerlerinin de bu ilk basit canlıdan mutasyon, adaptasyon ve seleksiyon gibi mekanizmalarla türediğini iddia ederler. Bunun için ilim kılıfı giydirilmiş cüzî haki katları kendi inkarcılıkları hesabına çarpıtarak, ilim adına piyasaya sürmüşlerdir.
İlk atmosferdeki metan, hidrojen, su buharı, karbondioksit, sıcaklık ve ultraviyole ışınları gibi sebeplerle, basit elementlerden kompleks organik bileşiklerin tesadüfen meydana geldiğini; bu bileşiklerin de tesadüfen proteinler, hücre organelleri ve hücre şeklinde organize olup kendi kendine DNA programını kurup üremeye başladığını, bir hücreden insana kadar bütün hayvan ve bitki nevilerini netice veren şaşmaz ve mükemmel bir programın işlemesini, şuursuz, akılsız, ilim ve kudretten yoksun evrim denilen teoriye bağlayanlar; maalesef çok büyük bir sıkıntı ve zorluk içinde beyhude uğraşmaktadırlar. Böylece bir tek Yaratıcıyı kabul etmemek için, atomlara, fiziki ve kimyevi sebeblerin meydana getirdiği reaksiyonlara, yaratıcılık, ilim ve kudret sıfatları vermek gibi bir akılsızlığa düşmektedirler.
Yaratılış hakikatindeki kolaylık ve rahatlığı göremiyen, evrim safsatasını da mutlak ve doğru bir kanunmuş gibi ilim adına yutturmaya kalkanlar, buyursunlar 20. yüzyılın bütün fen ve teknolojik imkânlarını kullanarak reaksiyonları hızlandırsınlar, maddelerin tesadüfen karışması yerine kendileri en hassas ölçülerle bileşikleri toplasınlar, en modern laboratuvarlarda, elektron mikroskoblarıyla yıllarca uğraşsınlar; bir tek bölünerek üreyebilen "canlı" dediğimiz hücreyi yapamayacaklardır. Bugünkü imkânlarla bir tek hücre inşa edemeyenler nasıl olup da, dünyanın ilk yaratıldığındaki şuursuz sebebler ve atomların ilk canlıyı tesadüfen meydana getirebileceğine inanırlar..!
Bugün ilim adamları bir tek protein molekülünün bile tesadüfen meydana gelemeyeceği hususunda hemfikirdirler. Çeşitli kitaplardaki ihtimal hesapları incelendiğinde, görülen korkunç rakamlar her nasılsa evrimcilere hiç tesir etmemiş gibidir. Birçok tavizler ve kolaylıklara rağmen bir tek proteinin 10 üzeri altmış dörtte bir meydana gelme ihtimali; en basit bir canlıda bile 300-400 farklı protein zinciri bulunması gerektiği ve bu kadar proteinin de ittifak ederek bir hücreli canlıda buluşma ihtimalinin ise yaklaşık 10130000 (on'un sağına 130.000 tane sıfır konulacak) olduğu bilgisayarları çatlatırcasına hesaplanırken; çok daha mükemmel organizasyonlu canlıların plan ve programlarının DNA zinciri halinde kendi kendine şifreleneceğine inanmak herhalde ilim adamlığı değildir.
Hele yaratılışa inananları çağdışılık ve gayri ilmilikle suçlamak daha da abes bir davranıştır. Bütün ilimlerin Kudreti Sonsuz'u haykırdığı, neredeyse perdelerin aralanıp apaçık görülecek kadar bizlere yaklaştırıldığı zamanımızda, müsbet ilimleri kendi bozuk anlayışlarına göre tefsire tabi tutmak ilim adamlığı değildir.
Evet, mutasyon da, adaptasyon da, seleksiyon da içinde bazı hakikatların bulunduğu birer biyolojik vaka olarak bizim sadece ismini koyduğumuz, Allah'ın (c.c) birer kanunudur. Fakat bu prensibler hiçbir zaman Evolusyoncuların yorumladığı gibi "bir türden diğerini çıkaran" mekanizmalar değil; bilakis canlının en mükemmel şekilde yaşayarak neslini muhafaza edebilmesi ve ekolojik dengenin korunması için kendilerine verilmiş birer ihsandır.
Mutasyon denilen biyolojik hadiseler sadece hücre seviyesinde ve onların nukleus'(çekirdek)larındaki harika DNA programı üzerindeki değişikliklerdir ve katiyyen tesadüf kabul etmeyen reaksiyonlar neticesinde ortaya çıkar. Evrimciler büyük bir hırsla sarıldıkları "mutasyon"u çok ustaca bir göz boyamasıyla evrimin en birinci faktörü olarak gösterirler.
Halbuki vücuda ait hiç bir sistem, organ veya doku, bütünüyle tesadüfi bir program değişiklikliğine maruz kalmaz. Evrimcilerin mutasyon ismini verdiği DNA programındaki değişiklikler ancak milyonda bir hücrede meydana gelir ve bunların da %99.9'u zararlıdır.
Gerek dış çevrenin, gerekse vücudun kendi iç vasatının herhangi zararlı bir tesirle (kimyevi maddeler, zehirler, radyasyon v.s...) bozulması neticesinde bazı hücrelerin DNA programlarının zarar görmesiyle mutasyon denilen hadise olur. Hücrenin programı bozulunca ekseriyetle o hücre ölür, veya vücut için zararlı bir hale dönüşebilir. Fakat vücudun müdafa ve muafiyet sistemi bu zararlı hücreyi derhal yiyerek yok ederler, böylece vücudun dıştan gelen zararlı enfeksiyonlara karşı uyanık kalması temin edilir. Vücudumuzda hergün yüzlerce arızalı hücre meydana gelmektedir, fakat bunlar çok hassas bir şekilde kontrol altında tutulmakta ve vücudun ahenkli çalışması sürmektedir. Bazen muafiyet sistemindeki zayıflama neticesinde ise kanser dediğimiz hastalık ve tümörler meydana gelir, fakat hiçbir zaman faydalı bir organ veya doku meydana geldiği görülmemiştir. Hele bu program değişikliği üreme hücrelerinde meydana gelirse telafisi mümkün olmayan zararlar ortaya çıkar ki, henüz daha yumurta, embriyo veya yavru halindeyken böyle hilkat garibelerinin gelişmesi Allah (c.c) tarafından durdurularak türün sınırlarının muhafazası sağlanmıştır. Böylece canlılara verilen organların onlar için ne kadar büyük nimetler olduğu, nasıl bir programla korunduğu ve istediği takdirde küçük bir genin yerini değiştirerek ne gibi hilkat garibelerini halk edebileceğini bizlere ibret olarak göstermiştir.
Adaptasyon da Yüce Rabbi'miz tarafından her canlının DNA programı içine, türünün karakterlerini taşıyan genlerle yazılmış, neslin muhafazasını temin eden bir mekanizmadır. Böylece canlı değişen çevre şartlarına göre hemen ölerek neslini kaybetme durumuna girmez. Genetik programıyla kendisine verilmiş olan gücün sınırları içinde kalmak şartıyla o değişik çevreye dayanıklı hale gelir. Mesela bakterilere karşı kullanılan antibiotikler ve hamam böceklerine karşı kullanılan DDT gibi ilaçlar, ilk bulunduklarında bu canlılara karşı çok tesirli olmakla birlikte nesillerini tüketememiştir. Bu maddeler ilk kullanıldıklarında, zararlıları büyük miktarda öldürdüyse de genetik programının sınırları daha geniş olanlar, yani daha dayanıklı olanlar yaşamış ve bunlardan üreyen yeni nesillere ise aynı dozdaki maddeler tesir etmemiştir. Maddenin dozu artırılınca bu nesillerden de bir kısmı ölmüş, fakat yine dayanıklı olan bazıları yaşamış ve bunlar da nesillerine DNA programlarıyla bu dayanıklılık hususiyetini geçirmişlerdir. Bu şekilde devam ede ede bugün artık antibiyotikler ve böcek ilaçları bakterilere ve böceklere tesir etmez hale gelmiştir ve yenilerini bulmak için ilaç firmaları harıl harıl çalışmak zorundadırlar. Neticede ise bakteri yine bakteri, hamam böceği de yine hamam böceği olarak kalmış, sadece mukavemetleri artmıştır. Bu da bize adaptasyonun aslında neslin muhafazası için genetik programa konulan bir güç olduğunu gösterir. Eski devirlerde nesilleri tükenen Dinazor ve Mamut gibi hayvanların bulunduğu çevre ise o kadar süratli ve telafisi mümkün olmayacak şekilde değiştirilmiş olabilir ki, tür sınırları içinde kalarak o şartlara uyum gösterme kâbil olmadığından ve kısa sürede hepsi birden olduğundan yeni nesillere DNA programı aktaracak kadar yaşayamamışlardır. Evrimciler, adaptasyonu kendi inançsızlıkları istikametinde tefsir ettikten sonra tabiatta sadece güçlülerin yaşayacağını, zayıfların ise ölüp yok olacağını ve dolayısıyla da hayat sahnesinden çekilerek yerlerini, çevreye uyabilen yeni türlere bırakacağını iddia ederek "Tabii Seleksiyon" (tabiatın seçerek ayıklaması)(!) gibi bir mefhum uydurmuşlardır. Buna göre çevre şartları değiştikçe canlılar da değişmek mecburiyetindedirler, değişmezlerse elenip giderler. Şayet böyle olsaydı bir canlıda onun hayatını idame ettirecek kadar bazı basit organların bulunması kâfi gelmeliydi, halbuki her canlıda en mükemmel organların, o hayvan için gerekli en ideal tarzda bulunduğunu görüyoruz. Ayrıca birçok evrimci bile göz ve beyin gibi mükemmel organların tabii seleksiyon denilen şuursuz ve ilimsiz bir mekanizma ile ortaya çıkamayacağını itiraf etmektedirler. Şayet zürafalar üç metrelik boylarıyla tabiata intibak ettikleri için yaşıyorsa, boyları ancak 50-60 cm olan koyunları nasıl izah etmeli? Acaba canlılar gözleri olduğu için mi görürler, yoksa görmek için mi gözleri vardır? Yürümek için mi ayakları vardır yoksa ayakları olduğu için mi hareket ederler. Bu sorular açıkça gösteriyor ki, hayvanlardaki çeşitli organlar, canlının belirli fonksiyonları yapabilmeleri için tesadüf veya deneme-yanılma yoluyla meydana gelmiş değil; aksine hem çevre şartlarını hem de hayvanların ihtiyaçlarını bilen ilmi ve Kudreti Sonsuz Allah (c.c) tarafından bu organlar en mükemmel surette yaratılmışlardır.
Gerek türler arasındaki geçiş fosillerinin bulunmayışı, gerek DNA programının akılları durduracak mükemmelliği ve gerekse "hızlı evrimcilerin" yaptıkları fosil sahtekârlıklarının ortaya çıkışı; bugün artık "evrim teorisini" bitirmiş ve tarihin karanlıklarına "fosil bir teori" olarak gömmüştür. Zaten bizim de esas maksadımız artık tutar yani kalmamış zavallı bir teoriye yeni darbeler vurarak gündeme getirmek değildi. Fakat bazı inançlı arkadaşlarımızın da -belki insaflı düşünmelerinden olsa gerek- evrimin bazı iddialarına hayat hakkı tanıdıkları veya onlarla uzlaşma zemini oluşturma gayreti içinde oldukları müşahede edilmektedir.
Bazıları hem Yaratıcı'yı hem de evrimi kabul etme gibi garip bir tenakuz içine girerken, bazılarının da evrimin bazı yönlerinin doğru olabileceği gibi fikirlere sahip olduklarını görmekteyiz. Halbuki temeli maddeciliğe ve tesadüflere dayanan evrim fikri ile ilmi ve kudreti sonsuz olan Allah (c.c) hakikati hiçbir zaman bağdaşamaz.
Bununla beraber şayet evrim teorisindeki bazı hususlar yaratılış mucizesine benziyorsa (sudan yaratılma, çamurdan şekil verme, altı günde yaratılma, önce bitkilerin sonra hayvanların ve en son insanın yaratılması vs. gibi) bunlar evrim teorisinin kerametini değil, Kur'an'ın mucizeliğini gösterir.
İnanan araştırmacıların vazifesi ise evrim teorisine bir değer verip Kur'an'ın buna nasıl uydurulacağı anlayışı değil, Kur'an'daki Yüce hakikatların bugünkü müsbet ilim ışığında nasıl anlaşılabileceği olmalıdır.selam ve dua ile
Toplam Yorum 11
Yorumlar
|
|
Dünyada bir çok ülke evrim teoremini resmi olarak kabul etmiştir.Ve tekrar birçok ülkenin bilim adamları toplanarak bilimsel deneyler yapmıs kanıtlar toplanmıs ve yeterli kanıtlar elde edilincede dünyaya açıklanacaktır.Tüm İslam ve Vatikan baskılarına rağmen çalışmalarını yürüten bilim adamlarına saygı duymakta ve çalışmalarını destelemekteyim
İNANÇ PERDESİ NE KADAR KALINSA AKIL GÜNEŞİ O KADAR GEÇ DOĞUYOR... |
11-05-2008 saat 16:42 te kaan tarafından gönderildi.
|
|
|
Bilim dünyası bile artık evrimden vazgeçmiş olduğu halde,evrimciler utancından tv programlarına çıkamazken, bütün fosiller de evrimin tam aksini ortaya döktüğü halde hala körü körüne evrim safsatasına saplanıp kalmak herhalde akıla yaklaşmak değil maalesef akıldan istifa etmek olur.
BENCE DE KÜFÜR PERDESİ KALINLAŞTIKÇA,İNSAN AKLI EN ZAHİR ŞEYLERİ BİLE GÖREMEZ OLUYOR VEYA GÖRMEK İSTEMİYOR.YARATICISINA MUARAZAYA BAŞLIYOR. ne yapalım ki gündüzün ışığına karşı gözünü kapayan yarasa misüllü ebu cehiller daha çok bulunacak. Ama insan mükerrem bir varlık olduğu için bazen(!) hakkı ararken batıl(evrim gibi)eline geçiyor.Hak zannederek koynunda saklıyor.Allah böyle arkadaşlarımızın başlarına akıl kalplerine hidayet nurunu versin inşaallah... Bir de aziz dostum kraldan fazla kralcı olmaya gerek yok değil mi?Özellikle kral artık ölü bir kralsa... |
11-05-2008 saat 22:51 te seyyah tarafından gönderildi.
12-05-2008 saat 14:11 seyyahTarafından güncellendi. |
|
|
Darwin'in teorisi, hiç bir somut bilimsel bulguya dayanmıyordu. Hatta, Darwin'in kitabındaki "Teorinin Zorlukları" başlıklı uzun bölümde itiraf ettiği gibi, teori bir çok önemli soru karşısında açık veriyordu.
Darwin, teorisinin önündeki zorlukların gelişen bilim tarafından aşılacağını, yeni bilimsel bulguların teorisini güçlendireceğini umuyordu. Ancak gelişen bilim, Darwin'in umutlarının tam aksine, teorinin temel iddialarını birer birer dayanaksız bırakmıştır. Öyle ki evrim teorisi bugün, lehinde yürütülen tüm propagandalara rağmen, Avustralyalı ünlü moleküler biyolog Michael Denton'ın Evolution: A Theory in Crisis adlı kitabında vurguladığı gibi "kriz içinde bir teori"dir. Darwinizm'in bilim karşısındaki yenilgisi, üç temel başlıkta incelenebilir: 1) Teori, hayatın yeryüzünde ilk kez nasıl ortaya çıktığını asla açıklayamamaktadır. 2) Teorinin öne sürdüğü "evrim mekanizmaları", gerçekte hiç bir evrimleştirici etkiye sahip değildir. 3) Fosil kayıtları, evrim teorisinin öngörülerinin tam aksine bir tablo ortaya koymaktadır. Evrim teorisi, 20. yüzyıldaki en büyük hezimetini fosil kayıtlarında yaşadı. Evrimin öne sürdüğü ve canlıların ilkel türlerden gelişmiş türlere kademe kademe evrimleştiğini göstermesi beklenen "ara geçiş formlarına" (örneğin yarı balık-yarı kuşlara ya da yarı sürüngen-yarı memelilere) bir türlü rastlanamadı. Eğer gerçekten bu tür canlılar geçmişte yaşamış olsalardı, bunların sayılarının ve çeşitlerinin milyonlarca hatta milyarlarca olması ve bunların fosillerinin bulunması gerekirdi. Evrimciler 19. yüzyılın ortasından bu yana dünyanın dört bir yanında hummalı fosil araştırmaları yaparak bu ara geçiş formlarını aradılar, ama tek bir tane bile bulamadılar. Ünlü İngiliz paleontolog (fosil bilimci) Derek W. Ager, bir evrimci olmasına karşın bu gerçeği şöyle itiraf eder: Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı gerçekle karşılarız; kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz. (Derek A. Ager. "The Nature of the Fossil Record". Proceedings of the British Geological Association, vol. 87, no. 2, s. 133) Sonuç Tüm bu bulgular, 20. yüzyılın sonunda evrim teorisini kesin biçimde geçersiz kılmıştır. Ancak bu gerçek dünyanın çoğu ülkesinde kamuoyundan gizlenir ve insanlar evrim masalları ile aldatılmaya devam edilir. Evrim dogmatik bir ısrarla savunulur. Bunun tek nedeni ise, bazı çevrelerin, yaratılış gerçeğini ve dolayısıyla Allah'ın varlığını ideolojik ve felsefi nedenlerle kabul etmek istemeyişleridir. Yaratılış karşısında öne sürülebilecek tek alternatif evrim olduğu için de, ısrarla bu bilim dışı efsaneyi yaşatmak istemektedirler. Oysa gerçek, her akıl ve sağduyu sahibi insan tarafından görülecek kadar açıktır: Tüm canlılar, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah tarafından üstün ve kusursuz bir yaratılışla var edilmiştir. Kendisi'ne karşı sorumlu olduğumuz tek varlık, bizi yoktan yaratmış olan Allah'tır.Akılda bilimde bu hakikatı tasdik eder., Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri gayet açık ve net söylemiş: "BİR TEK GÂYEM VARDIR! O da; mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda, Bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i islâmın îmân esaslarını zedeliyor. Halkı, bilhassa gençleri îmânsız yaparak kendisine bağlıyor. Ben, bütün mevcudiyetimle bunlarla mücadele ederek gençleri ve müslümanları îmâna davet ediyorum. Bu îmânsız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedem ile, inşallah, Allah huzuruna girmek istiyorum. Bütün faaliyetim budur. Beni bu gâyemden alıkoyanlar da, korkarım ki, Bolşevikler olsun..." |
11-05-2008 saat 23:33 te seyyah tarafından gönderildi.
13-05-2008 saat 12:57 seyyahTarafından güncellendi. |
|
|
Evrim teorisine inanan bu bolşeviklerle uğraşacağına, eline, beline, diline sahip, çevresindeki muhtaçlara yardım eden, çevresindeki herkesi kendinden bilip hor görmeyen düşüncelerle gitmeyi arzuladığın 'cennet'e gidersin umarım...
|
18-05-2008 saat 08:01 te dnzsucu tarafından gönderildi.
|
|
|
Her eleştiri benim için kutsaldır. Çünkü eleştiri insanların gelişmesine yol açar. Ancak insanların dini inaçları kendilerine ait bir konudur. Alahın büyüklüğüne ve yatıcılığına her müslüman inanır. Yardılış hakındaki düşünceler çok farklılık gösterir. Benim yazımda esas olan yadılış değil insan sağlığı bakımından kimyasal maddelerin kullanılıp kullanılmamasıdır. O bakımdan açmak istediğiniz tartışmaya kaltılmak istemiyorum. Ancak yazmış olduğum Sebze yetiştiriciliği kaitabının tarihçesini okumasızı tavsiye deceğim sevgiler.
|
20-05-2008 saat 15:00 te Prof.Dr.Atila Günay tarafından gönderildi.
|
|
|
Sayın Seyyah, Sayın Hocam Prof. Dr. Atila GÜNAY beyefendi Ülkemize Büyük hizmetleri olan, Değerli ve Ender Bilim adamlarındandır. Değerli tecrübelerini de sitemizden paylaşıma sunmuştur ki bunun için saygıdeğer hocama sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Bu bizim ve Ülkemiz için büyük bir kazançtır.
Malesef sayın hocamın değerli tecrübelerinden istifade etmemiz gerekirken, köşe yazısındaki asıl konudan konuyu saptıracak şekilde, asıl amacından farklı bir yöne çekmenizive bu başlığa konuyu taşımanıza ve sayın hocama bu sayfada yorum yazmaya davetinize anlam veremedim. Yazıları okurken lütfen yazıları amacı doğrultusunda değerlendirin. Acaba bu yazıdan ne öğrenebilirim, ne kapabilirim diye okumanızı tavsiye ederim. Yazarlara da yazının asıl amacı ile ilgili sorular sorunuz ki konu amac dışına taşmasın. Anlamsız tartışmalara girilirse sitemiz tamamen amacından uzaklaşıp manasız ve gereksiz konuşmaların yapıldığı, hatır ve gönül kırılan bir siteden öteye geçemez. Lütfen site kurallarımıza riayet ediniz. Saygılarımla... Konunun bu şekilde gelişmesinden de Hocamızdan Özellikle özür diliyorum. |
21-05-2008 saat 10:35 te selsarac tarafından gönderildi.
|
|
|
sn dnzsucu ben pozitif ilime inanan ve bu doğrultuda mesleğim gereği insanlara yardımcı olmaya çalışan bir insanım.Fakat bazı inançsız insanların kendi dinsizliklerini bilim kılıfına sokup bizlere dayatmalarına şiddetle karşıyım.
Herkes istediği gibi inanmakta ve yaşamakta özgürdür.Benim kimsenin inancına saygısızlık gibi bir düşüncem olmadı.Ama insanları koyu fikir karanlıklarından çıkarmaya çalışmak bir suç veya hata olmasa gerek.Ben bu yazıyı evrime inananlara saldırmak için yazmadım. Niçin zorunuza gittiğine de bir anlam veremedim. Ben bilimin dine her zaman kuvvet verdiği kanaatindeyim ve bu kanaatimi herkesle paylaşmak en doğal hakkımdır. Hem her türlü toplum hastalığının inançsızlık esaslarına dayandığını herkes biliyor ve tasdik ediyor. Saygılarımla... |
21-05-2008 saat 11:24 te seyyah tarafından gönderildi.
21-05-2008 saat 11:26 seyyahTarafından güncellendi. |
|
|
sn Hocam eleştirime gösterdiğiniz anlayıştan dolayı teşekkür ederim.Fakat biraz yanlış anlaşılmış olabilirim.Bundan dolayı sizden özür diliyorum.Sizi tartışma zeminine çekmek gibi bir fikrim kesinlikle olmadı.
Hürmetler sn Hocam. |
22-05-2008 saat 13:23 te seyyah tarafından gönderildi.
|
|
|
evrim teorisi bir islamcilar sivrisinek evrim gecirmemis der bilimden aldiklarini cahillere satmak budur sanirim bulunan ilk insanlari ne yapicaz allah o ilk insanlari ibreti alem olsun diyemi yaratiyor allahim yaratiyorsun birde***
|
29-05-2008 saat 01:07 te ibrahim simsek tarafından gönderildi.
|
|
|
sayın arkadaşlar evrime inanırsak rusya domateslerigeri göndermeyecekmi?Yada yaradılışa inanırsak rusların geri gönderdiklerini arabistana veya iran asatabilecekmiyiz. Benim öğrencilik yıllarımda pozitif ilim diye matematik ile izah edilebilen veya deneysel sonuçları daima aynı çıkabilen matematik kimya fizik gibi bilim dallarına pozitif ilim denilirdi.Şimdiler de ise her tür dinsel öğreti bile neredeyse pozitif ilim sayılacak.allah akıl ile amel edenler sınıfına ilimadamlarımızıda erdirsin .
|
07-06-2008 saat 23:38 te ismail karagülle tarafından gönderildi.
|
|
|
Ne demek istediğinizi anlamadım. Sorun nedir?
|
08-06-2008 saat 00:17 te selsarac tarafından gönderildi.
|
Toplam Trackback 0
Trackbacks
seyyah Kaleminden Son Yazılar
- Bu dünya bir misafirhanedir.. (13-08-2008)
- Ahde vefa göstermek (30-07-2008)
- Yaratılış Hakikati Karşısında Evrim Teorisi (10-05-2008)
- Evrim teorisinin iflası (10-05-2008)
- İnsan hilkati (09-05-2008)










