Neden doğal şeker tüketmeliyiz?
Pancarı, kamışı, üzümü kaynattığınızda pekmez oluyorsa, bu ürünlerden elde edilen sakaroz ve glikoz doğal demektir. Çünkü bu ürünlerden elde edilen şekerler, doğada var olduğu şekliyle yani karbon bağ yapısına hiçbir müdahalede bulunulmadan soframıza gelmektedir.
Eğer ürünün karbon yapısını değiştirerek ya da enzimatik hidroliz yöntemiyle (nişastadan) şeker üretmeye kalkarsanız bu şeker doğal şeker olmaz. Doğal olmayan bir şekerin tüketilmesi sonrasında ise insan vücudunda birçok olumsuz durumla karşılaşılmaktadır. Çünkü Allah insanı da, toprağı da, bitkiyi de, yaratırken birbirleriyle benzer minerallerle yaratmıştır. Siz, ürünün doğal yapısını değiştirirseniz; karaciğerin tanımadığı bir ürünle karaciğeri karşılaştırırsınız. İnsanın karaciğeri Allah'ın yarattığı ürünleri tanımaya kodlandığından hazmetme esnasında tabi ürünleri parçalayacak insülini gönderecektir. Doğal olmayan ürünleri tanımayacağından karaciğer onları parçalayacak salgıları gönderemeyecek dolayısıyla hazmedilemeyen, yakılamayan bu şekeri vücut yağ olarak depolayacak, sonuçta sağlıksız nesiller oluşacaktır. Bu nedenle tabi şeker dışında şeker kullanılan ürünleri tüketen çocukların obez olma riskinin çok fazla olduğu artık saklanamamaktadır.
Amerika’da yayınlanan önemli finans gazetesi olan Wall Street Journal'de (WSJ) yer alan bir habere göre; kolalı içeceklerde bulunan ve mısır şurubundan yapılan tatlandırıcılar vücut tarafından çok kolaylıkla yağa dönüştürülüyor. Üstelik bu madde vücudun ensülin üretme mekanizmasını harekete geçirmediğinden, alınan şekerin kontrol edilmesi mümkün olmamaktadır. Kolalı içecekleri ''mayi şeker'' olarak nitelendiren uzmanlara göre bir kutu kola içen kişi, bir seferde 10 kaşık BEYAZ ŞEKER (sofra şekeri) yemiş gibi olduğu belirtilmektedir. Haberde dünyanın en şişman insanları arasında yer alan Amerikalıların bu durumlarına aşırı kolalı içecek ve şekerli hazır yiyecek (fast food) tüketiminin yol açtığı vurgulanmıştır.
Sağlıkla ilgili bu nokta da tekrar “Kimyasal tatlandırıcılara” dönecek olursak; ülkemizde kimyasal tatlandırıcılar meyve suyu sanayini işgal ettiler diyebiliriz. Özellikle alt gelir seviyesindeki insanlarımız ucuz oldukları için, şişmanlık korkusu olan insanlarımızda düşük kalorili olduğu için kimyasal tatlandırıcılarla tatlandırılmış meyve suyunu içmeye yönelmişlerdir. Daha önce de ifade ettiğim gibi kimyasal tatlandırıcıların kanser yapma riski hep tartışılıyor. Bu yüzden bazı ülkelerde birtakım kimyasal tatlandırıcılara yasak getirilmiştir. Bu meyve sularını içen çocukların hepsi genç yaşta kanser olma riski ile karşı karşıya kalmaktadır. Buradan hareketle kanser olmak için artık Çernobil’e ya da başka nükleer kazalara gerek kalmamıştır diyebiliriz.
Dünyada gıda ve çevre güvenliği noktasında öne çıkan ürün şeker pancarı şekerinden üretilen ve tamamen doğal olan pancar şekeri(sakaroz)dur. Gıda güvenliği ülkelere göre özellikle sağlık ve siyasi güç noktasında önem arz etmektedir. Açlığa çare noktasında gıdalarda genetik müdahaleler yapılarak verim artışının savunulduğu günümüzde, bunun tamamen ticari kaygılardan kaynaklandığını ve GDO ’lu ürünlerin bu noktada gıda güvenliğini sarstığı çeşitli bilim adamlarınca savunulmaktadır.
Halen pancar şekerine haksız rekabet yaratan ve NBŞ’lerin imalatında kullanıldığı iddia edilen ithal Mısır’ın, klasik ıslah metotları ve doğal üreme-çoğalma süreçleri dışında kalanlarının ülkeye sokulmasından, genetik modifikasyona uğratılmasından, diğer bir ifade ile (DNA) ları ile oynanmış transgenik ürünler olmasından ciddi endişe ve kaygı duymaktadır.
AB deki uygulamaların aksine; ülkemizde marketlerde satılan ithal ürünlerin üzerindeki etiketler, tüketicilerin anladığı dilde ve yeterli değildir. Kaynağında bu ürünlerde denetim yoktur. Gıda maddeleri ve katkı maddelerinin menşeleri ve oranları bilinmemektedir.
Gerek NBŞ ’in imalatında kullanılan ve transgenik Mısır’dan üretildiği iddia edilen ürünlerin ve gerekse kimyasal tatlandırıcıların Türk Gıda Kodeksi ve AB topluluğu gıda mevzuatına uygunluğu ve denetimi noktasında büyük boşluklar vardır.
Tüm dünyada olduğu gibi ülkemiz içinde, GDO’ların insan sağlığına olabilecek etkileri de hesaba katılarak, kullanımı ve doğaya salınımında doğacak risklerin kontrolü, yönetilmesi ve düzenlenmesi ile bu ürünlerin kullanıldığı gıdaların denetlenmesi için bir sistem kurma ve bunu sürdürme yükümlülüğü söz konusudur.
Üretildiği veya ihraç edildiği ülkelerde GDO’ların yoğunluğunun artması durumunda oluştura bileceği istila, gen kaçışı ve dağılımı, suni seleksiyon, toksik metabolitlerin üretimi gibi riskler, geleneksel çeşitlerin kaybı, genetik erozyon ve arazi bozulması, alıcı ortamlara dış girdilerin artması ve sosyo ekonomik yapının bozulması gibi sonuçlar doğura bileceği noktasında ciddi endişeler vardır.
GDO’larla ilgili Avrupa topluluğu ve OECD ülkelerinde ciddi tedbirler ve biyogüvenilirlikleri noktasında denetimler yapılmakta, mevzuatlar konmaktadır. GDO’ların üretimi noktasında en büyük ilgiyi ve yatırımı büyük sermayeli çok uluslu şirketler aşırı verim ve yüksek kar amacıyla yapmaktalar, büyük kısmı ABD kökenli bu şirketler gittikleri ülkelerin tarımcılarından büyük tepki almakta ve protestolara uğramaktadırlar.
Netice itibariyle transgenik ürünlerin ülkemiz içinde ciddi riskler taşıdığı tartışmasızdır. Özellikle NBŞ’lerin imalatında kullanılan ithal Mısır’ın GDO’lar içinde mütalaa edilen ürünler kapsamında olduğu ve ülkemizde üretilen tatlandırıcılarda kullanıldığı iddia edilmektedir.
Türkiye Nasıl Bir Yol İzlemeli?
Dünyada özellikle gelişmiş ülkelerin (özellikle AB ülkelerinin) tüketicilerinin sağlıklı beslenmeye ve dolayısıyla “organik tarım” ürünlerine olan taleplerinin gittikçe arttığı göz önüne alındığında, ülkemizin klasik (transgenik olmayan) tarımsal ürün ihracatında gelecekte bir patlama yaşanacağını olağan karşılamamız gerektiğini düşünüyorum. Daha şimdiden, ülkemizden tarımsal ürün ithal eden ülkeler “transgenik ürün üretmediğimize dair belge” istemektedirler.
Öte yandan transgenik ürünlerin dünyada en çok üretildiği ABD’de dahi, transgenik olmayan ürünler borsada çok yüksek fiyattan işlem görmektedir. Transgenik bitki üretiminin insan, hayvan ve çevre üzerindeki olumsuz etkileri yanında, ülkemizin tarımsal ürün ihracatına yapacağı olumsuz etkilerini de hesaplamak zorunda olduğumuzu unutmamalıyız. Bu kapsamda değerlendirilmesi gereken diğer önemli bir konu ise; zengin bitki gen kaynaklarımızın korunmasıdır. Transgenik bitkilerden olabilecek gen kaçışları ile ülkemizin gen kaynaklarında telafisi mümkün olamayacak zararlar ortaya çıkabilecektir.
Genetik yapısı değiştirilmiş, yani GDO’lu, transgenik ürünlerin, özellikle kendi yabanı akrabalarının (genetik kaynakların) olduğu çevrelerde genetik kirlenmelere neden olduğu ve genetik kaynaklara zarar verdiği iddia edilmektedir. Dünya çapında Birleşmiş Milletlere bağlı kuruluşlar, sivil toplum kuruluşları ve akademik çevreler bu konuda oldukça duyarlı davranmakta; gelişmiş ülkelerin hükümetleri gen kaynaklarını korumak için transgenik çeşitlerin üretimine ya izin vermemekte ya da sınırlamalar getirmektedirler.
Bu ürünlerin yani transgenik bitki ya da hayvan ürünlerinin çevreye, insan sağlığına ve gen kaynaklarımıza üzerindeki potansiyel olumsuz etkilerini hemen göremeyebilir hissedemeyebilir ve hatta kabullenmekte zorlanabiliriz. Ancak, artan kanser ve obezite felaketlerinin çuvalın mızrağa sığmadığı ölçüye geldiğinde kısaca iş işten geçtiğinde eyvahların önemi olmayacaktır
Yard. Doç. Dr. Mikdat ÇAKIR
PANKOBİRLİK
Genel Müdür
|