Skip to content

Üye: 11708 Editör: 30, Uzmansel Danışmanı: 36
Makale ve Haber: 8170
14 misafir ve 63 üye bağlı
Sayfa:ANA SAYFA arrow Peyzaj arrow Soganlı Çiçekler 
Advertisement
BİLGİ HAZİNESİ Peyzaj Soganlı Çiçekler

OSMANLILARDA LÂLE KÜLTÜRÜ
Perşembe, 24 Mayıs 2007

Hazırlayan: Rumeysa Karakas Hacettepe Üniversitesi / Tarih Bölümü, 4. Sınıf

 I. GİRİŞ

     Bir toplumun ruh halini anlamak için, o toplumun uğraşlarına bakmak gayet mantıklı olabilir. Lâle sevgisinin özellikle Osmanlı Devleti'nin çöküş döneminin, en gösterişli zamanında  bir tutku haline gelmesi sosyolojik açıdan  değerlendirilmesi gereken bir konudur. Halk ve saray çevresinin bu çiçeğe karşı beslediği sevginin kaynağı, o dönemdeki iç ve dış durumlardan kaynaklanabilir. Artık Avrupa'daki  topraklarını kaybetmeye başlayan Osmanlı Devleti Pasarofça anlaşmasıyla girdiği barış dönemini, Lâle Devri adıyla yaşamıştır. Bu dönemde padişah ve saray çevresi büyük bir israfa başlamış, halk bu dönemde ağır vergiler altında ezilmiştir. Bu döneme Lâle Devri denmesinin sebebi yeni yapılan bahçeler,saraylar, kasırların lâlelerle donatılmasıdır. Saray çevresi ve halkın bunaldıkları savaş ortamından bir nebze de olsa güzel ortamlara uzaklaşma istekleri de bu tutkuya neden olmuş olabilir. Sadrazam İbrahim Paşa bile kendi elleriyle lâle yetiştirmektedir.

Lâle sadece Osmanlı  Gerileme devrinde değil , Osmanlının bütün dönemlerinde gözdeliğini korumuştur. Anadolu'ya Türklerle birlikte gelen lâle Selçuklu Döneminden itibaren Türkler için bambaşka bir yer tutmuştur. Lâlenin diğer çiçeklerden sıyrılıp Türk ruhuna değişik bir şekilde hitap etmesinin sebebi hayli ilginçtir. Gerek şekli, gerek ismi onu farklı kılmıştır. 

 

     II.  LÂLENİN FİZİKSEL YAPISI VE ANAVATANI

     Lâle  zambakgiller familyasından, yaprakları uzun ve mızraksı, çiçekleri kadeh biçiminde, türlü renkte, alacalı bir süs bitkisidir.[1] Çiçeklerin parlak renkli, hemen hemen  bir birine eşit olan altı taç yaprağı vardır.[2] Ayrıca çok tohumlu bir bitki olup, kapsül yapısında meyveleri vardır.[3]

     Lâlenin  anavatanın Orta Asya olduğu yaygın bir görüştür. Beşir Ayvazoğlu Lâlenin   Türkistan'ın bozkırlarında yabani bir çiçek olarak uç verip, Bulgar Türkleriyle İdil boyuna, Timuroğulları ile Hint'e, Selçuklularla İran'a ve Anadolu'ya geldiğini savunmaktadır. Lâleye   yabani olarak Akdeniz'in kuzey kıyıları ve Japonya'da da rastlanmaktadır.[4]

      Çiçek kültürü Türkler de oldukça gelişmiş olup, lâlenin bu kültürde özel bir yeri vardır.Ayrı bir öneme sahip olan lâle  motifi, tarihi kaynaklardaki örneklerden de anlaşılacağı üzere ilk olarak Orta Asya'da ortaya çıkmıştır.[5] Sanat tarihçilerinin büyük bir kısmı Orta Asya sanatında veya 16. yüzyıla gelinceye kadar Türk sanatı süslemelerinde lâleden  bahsetmezler. Lâle   form benzerliğinden dolayı palmet grubu içerisinde değerlendirilir.[6] Hun sanatına ait bilgilerin büyük çoğunluğunda ve kurganlarda çıkarılan buluntularda lâle  motifinin yoğun bir şekilde kullanıldığı  süs eşyalarına ve aksesuarlara rastlanmıştır. M.Ö. 5. ve 6. yüzyıllarla tarihlendirilen 1.Pazırık Kurganı'nda bulunan at koşum takımına ait ahşap malzemelerin ve eğer için kullanılan deriden kesilmiş parçaların, lâleye ait palmet motifleri olduğu görülmektedir. Uygurlar dönemi ile ilgili bir mezardan çıkarılan ipek kumaş üzerinde de lâle  motifleri net bir şekilde görülmektedir.[7]

     III.OSMANLILARDA LÂLE SEVGİSİ

      İran Selçuklularının ve Büyük Selçukluların sanat eserlerinde, 12. Yüzyıldan itibaren, lâle  motiflerine rastlanmaktadır.Anadolu Selçuklu devletinin başkenti Konya'da ki eserlerde de lale motiflerine rastlanır.[8] Lale ve lâle  kültürünün Anadolu'ya Türklerle birlikte geldiği kesindir.[9]

     İstanbul'un Fethi'nden  sonra, şehir imar edilirken, bizzat Fatih'in emri ile yeniden düzenlenen bahçeler (parklar) lâlelerle süslenmiştir.[10] Zaten Fatih Sultan Mehmet bir bahçıvandı.Bu meslekte çok önemli bir yeri vardı.Boş vakitlerinin çoğunu bunun için harcar ve bundan büyük bir haz duyardı.Seferler arasındaki boş zamanlarda Topkapı ve diğer sarayların bahçelerinde çalışmaktan da büyük zevk alırdı.[11] Kanuni devrinde de, lâle türleri  geliştirip çoğaltılmıştır.

     Türkler ve özellikle Osmanlılar yaşakları çevreyi güzelleştirmeye çalışmışlardır.Bunun için özel gezinti alanları yapılmış, İstanbul ve diğer büyük şehirleri park ve bahçelerle donatmışlardır. İstanbul bahçelerinin vazgeçilmez çiçeği olarak başta lale, gül,karanfil ve zerrin gibi çiçekler yetiştirmişlerdir.      Lâlenin    Osmanlılar  tarafından bu kadar kabul görmesinin sebeplerinden biri de Arap harfleri ile 

( ﻻ ﻟﻪ )

şeklinde yazıldığında, Allah ( ﷲ )  kelimesinde ki  bütün harfleri kapsamaktadır.[12]Harflerinin karşılığı sayılar hesabına dayanan "ebced" usulüne göre de "Allah" kelimesi ile " lâle" kelimesinin aynı rakama tekabül etmesi, ediplerde "yaratıcı"nın yarattıklarında tecelli etmesi düşüncesinden hareketle derin bir heyecan uyandırmıştır.  [13] Lâle , Arap harfleri ile yazılır ve tersinden okunursa ( ل ﻫﻼ  ) = Hilal =Ay  olur; Hilal veya Ay da Osmanlı Devleti'nin amblemidir.[14]

     Osmanlı Kültürünün klasik ölçülerini bulduğu yüzyıl İstanbul'unda bahçe ve çiçek zevki bütün halka yayılmıştı. Bu sevgi ve merak dışarıdan yeni türlerin getirilmesine de yol açtı.2. Selim Devrinden itibaren imparatorluğun çeşitli bölgelerinden lâle  ve sümbül soğanları ısmarlandığına dair fermanlar bulunmaktadır. 2. Selim, Kırım'ın güneyindeki Kefe'den  300.000 adet lâle  soğanı ısmarlamıştır. Türk çiçekçilik tarihiyle ilgili araştırmaları bulunan Turhan Baytop, "Lâle-i  Rumi" denilen ve ayırcı özelliklere sahip olan Osmanlı Lâlesi 'nin Kefe'den getirilen bu lale soğanlarından elde edildiği düşüncesindedir.Bu laleler seçme ve melezleme yoluyla elde ediliyordu.

       Çiçek soğanları ve fidanları sadece saray tarafından ısmarlanmıyordu; meraklılarda bir yolunu bulup yeni türler elde etmek için çeşitli yerlerden soğanlar getirtiyor, imkan bulursa kendileri temin ediyorlardı.[15]Bu çiçek ve lâle  merakı İstanbul'a gelen yabacıları bir hayli etkilemiş ve hayran bırakmıştır.Fransız şair ve devlet adamı Lamartin'de bu tesire kapılanlardan biridir.Lamartin, Topkapı sarayını gezerek Türklerin doğaya yakınlıklarını ve göz zevkine ne kadar önem verdiklerini anlatır.[16] Miss Julia Parabe adındaki bir İngiliz kadınsa, İstanbul'un o yeşilliğe ve çiçeğe boğulmuş sokaklarını, evlerini, yalılarını görünce hayretler içinde kalmış ve "Keşke Shakespeare, Romeo ve Juliet'in bahçe sahnesini yazmadan önce Boğaziçi'ni görmüş olsa idi" demiştir.[17]

      VI. LÂLENİN   AVRUPA MACERASI

      Anadolu'da 13. yüzyıldan beri lâle yaygın olarak motiflerde kullanılıyordu.Bu dönemde Roma ve  Bizans'ın nedense bu çiçekle hiç ilgilenmemiştir.[18]Avrupalı yazarlar ilk dönemlerde lâleyi tanımadıklarında bu çiçeği, bir çeşit zambak (lilium) olarak kabul etmiş ve bu düşünüşe göre isimlendirme yapmışlardır. P. Bellon "Lils Rouges" (kırmızı zambak), C. Clusius "lilionarcissus" (nergiz zambağı),A. Toderini ise "Lys Sanguins" (KanRrenkli Zambak) isimlerini kullanmışladır.[19]Bugün Avrupa ülkelerinde lâle  için kullanılan Tulip veya Tulipe kelimesinin aslı O. G. Busbecq hatıratında Türklerin bu bitkiye "Tulipan" ismini verdiklerini yazmıştır.S. W. Murray bu ismin Türklerin başlarına sardıkları "tülbent"ile ilgili olduğunu, O. G. Busbecq ile tercümanı arasında meydana gelen bir yanlışlık sonucu ortaya çıktığını kaydetmektedir.[20]  Lâlenin Türkiye'den Avrupa'ya hangi tarihte götürüldüğü kesin olarak bilinmemektedir.Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Kanuni Sultan Süleyman nezdindeki büyükelçisi Ogier Ghislain de Busbeck 1554 yılında geldiği İstanbul'dan Avusturya'da yaşayan dostu Carolus Clusius'a lale soğanları gönderdiği sanılmaktadır.Daha sonra Hollanda'ya giderek Leiden Üniversitesi'nde göreve başlayan Clusius, bu ülkelerde laleyi ilk yetiştiren ve lâle endüstrisini kuran kişi olarak bilinmektedir.Ancak Avrupa'da lâle  merakının daha da önce başladığına dair kayıtlar da vardır.B. Belon adlı bir Fransız hekimi 1549'da çıktığı Yakındoğu seyahati sırasında İstanbul'a da uğramış ve hatıratında  kırmızı zambak diye söz ettiği  lâle   çiçeğinin soğanlarından edinmek için bir çok yabancının gemilerle İstanbul'a geldiğinden söz ermiştir.Lâleyi   Avrupa'da meşhur ettiğini iddia eden Conrad  Genser de bu  çiçeği ilk defa 1559 yılında, Ausburg'da , ender egzotikler koleksiyonuyla şöhret kazanan Newart'ın bahçesinde gördüğünü ona da soğanların İstanbul'da ki bir dostu tarafından gönderildiğini söyler.

            14. yüzyılın ortalarında Avrupa'ya giden lâle, özellikle Hollanda ve Almanya'da aranan bir meta haline gelmişti. Lâle  merakı bir ara kelimenin tam manasıyla çılgınlık haline gelmişti.Charles Mackay'ın "Tuliptomania" adındaki makalesi bu konu hakkında çarpıcı bilgiler sunmaktadır.Bu dönemde bir lale soğanına bütün servetini yatıranlar vardı.Schinler 1922'de yazdığı bir eserde, "Bir lale soğanın 9000 altın Mark'a satıldığı olmuştur" diyor, üstelik lale devrinden çok önceki yıllarda, "Naibi Krali" adındaki bir lalenin  soğanı için şunları verdiğini söylüyor: "2 araba yulaf, 4 araba arpa, 4 semiz öküz, 12 semiz koyun, 8 semiz domuz, 2 fıçı şarap, 4 fıçı bira, 2 fıçı tereyağı, 50 kilo peynir, 1 karyola, 1 kat elbise, 1 de gümüş vazo."[21]1636 yılında nadir türlere talep artmış ve bunların satışlarını gerçekleştirmek üzere Amsterdam, Roterdam ve Leiden gibi şehirlerdeki borsalarda düzenli pazarlar kurulmuştu.İş zamanla öyle bir noktaya vardı ki, bazı tüccarlar, her türlü yola başvurarak fiyatlarda dalgalanmalar meydana getirmeye başladılar.Ne var ki çılgınlığın sonuna kadar böyle devam etmeyeceğini anlayan bazı tüccarlar, birden tavır değiştirerek yeni soğanlar almadıkları gibi  ellerin de kilerini de yüksek fiyatlarla satmaya başlayınca işin rengi değişti ve başlayan büyük panik sonucunda lâle zengini bir çok büyük tüccar birden yoksullaşıverdi; Çılgınlık sona ermişti.[22]

      Avrupa'ya özellikle de Hollanda'ya  giden lâle soğanları melezleme yoluyla, yeni türler elde edilerek Osmanlı İmparatorluğuna rakip bir durma gemiş, hatta Osmanlı İmparatorluğunda ki lâleciliği geçmiştir. Artık lâle Osmanlı Devletine Hollanda'dan getirilmeye başlamıştır. 

       V. LÂLE  DEVRİNDE  "LÂLE"

     III. Ahmed II. Mustafa'dan boşalan tahta oturmuştur.Savaştan hiç hoşlanmayan bir hükümdardır.Ama şartlar,hükümdarlığının ilk on beş yılında savaşı zorunlu kılar.1718 yılında imzalanan Pasarofça Anlaşmasından sonra, kendini bu anlaşmayı telkin eden damadı Nevşehirli İbrahim Paşa'yı sadrazamlığa getirdi. 

    Pasarofça Anlaşmasıyla başlayan barış devri, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın gayretleriyle çeşitli imar ve ıslahat faaliyetlerinin başlatıldığı, kapıların Avrupa kültürüne aralandığı devir olur. İlk matbaa bu devirde açılmıştır.Öte yandan, İstanbul'un manzara bakımından en güzel yerlerine, köşkler ve kasırlar inşa ediliyordu.Özellikle Kâğıthane III.Ahmed devrinin gözde mekanlarından biri olmuştur.Evliya çelebi de Kâğıthane'de bir lâlezar mesiresinin bulunduğunu ve burada Kâğıthane Lâlesi denilen rengârenk  bir lâle türünün yetiştirildiğini anlatır.[23] 

      Bu önemde inşa edilen ve Patrona Halil Ayaklanmasıyla isyancılar tarafından yıkılacak olan Sâdâbâd Kasrı, Fransız mimarisinin ünlü Versailles Sarayı örnek alınarak yapılan yapıtlardandır.

     Nevşehirli Damat İbrahim Paşa Tam bir lâle tutkunuydu.Hollanda'dan gelen bir lâleye Lü'lü-i Ezrak  adını vermiş ve bu lâleden  yetiştirenlere ödüller vermişti.İbrahim Paşa'nın kendi yetiştirdiği bir lâlede vardı ve adı Âsâfî idi.

    Nadir lâle soğanı elde etme tutkusu, kısa bir sürede 17. yüzyıl başlarında Hollanda'da ki benzer bir delilik halini aldı.III. Ahmed devrinde lâle merakını anlatmak için lâlenin 2 binden fazla formunun elde edildiği söylene bilir.Eskilerin Lâle-i Rûmî dedikleri Osmanlı Lâlesi   denilen cinsin yaklaşık 2 bin tanesinin adları, özellikleri ve yetiştiricileri çiçek tezkirelerinde ve lâle mecmualarında kayıtlıdır. Lâle-i Rûmî Avrupa lalelerinden çok farklıdır.

     Osmanlı Lâlesi'nin çiçeği badem biçiminde yaprakları ise hançer şeklinde ve uçları tığ gibi ince ve sivridir. Islah edilmiş ilk lâle çeşidini elde edenin Şeyhülislam Ebu Suud Efendi olduğunu belirten T. Baytop , zaman içinde yüzlerce lâle çeşidinin yetiştirildiğini ancak Lâle Devri'nin (1730) sona ermesiyle birlikte İstanbul yani Osmanlı Lâlesi'nin yavaş yavaş ortadan kalktığını belirtmiştir.[24]

     Lâle Devri'nde lâle ticari bir mal haline geldi.Nadide çeşitler yüksek fiyatlarla alınıp satılmaya başlanmıştı.Bazı çiçek meraklıları nadide türleri mutlaka elde etmek istedikleri için, çiçek piyasasında dalgalanmalar, hatta yolsuzluklar yaşanıyordu.Damat İbrahim Paşa bu durumu önlemek için, 1725 yılında lâle soğanlarının fiyatlarını belirleyen bir fiyat listesi hazırlamış ve soğanların bu listedeki fiyatların üzerinde satılmasını yasaklamıştı.[25] Bu listenin düzenli uygulanıp uygulanmadığının kontrol edilebilmesi için Şeyh Mehmed Lâlezârî , Serşukûfeci , yani çiçekçibaşı olarak tayin edilmiştir.

    Lâle Devri tüm yenilik ve atılımlara rağmen, saray ve çevresinin toplumu rahatsız edecek derecede zevk ve israfa dalması yüzünden kanlı bir ayaklanmayla sona erdi. Lâle zevki Lâle Devrin'den  sonra bir süre daha sürdü; ama üst üste yaşanan savaşlar, devletin ve halkın yoksullaşmasına neden olan ekonomik krizler yüzünden , bahçe ve lâle yetiştiricilerinin sırları da unutuldu.[26] 

    Lâle Devri adı Yahya Kemal Beyatlı tarafından Meşrutiyet'ten sonra verilen addır.Ahmed Refik Altınay, aynı yıllarda bu isimle bir kitap yazınca tarih literatürüne bir terim mahiyetinde iyice yerleşmiş ve batılılarca da kullanılmıştır.[27]

     VI. LÂLENİN TÜRK EDEBİYATINDAKİ YERİ

      Lâle Türk edebiyatında özellikle şiirde çok önemli bir yere sahiptir.Lâle klasik Türk şiirine  15. yüzyılda iyiden iyiye yerleşmiştir.Renginden dolayı, kan, mum, şarap, yanak, yara gibi unsurlara, şeklinden dolayı kadehe benzetilmiştir.

     Klasik Türk şiirinde 16. yüzyıla kadar sözü edilen lâlelerin yabani türleridir.[28] Yabaniliklerinden dolayı  "taşralı"dırlar. Bir bakıma lâle utangaçlığın, çekingenliğin sembolüdür:

                          Taşradan geldi çemen sahında bîçare durur

                          Devr-i gül sohbetine  lâleyi iletmediler.                      

                                                                       Necati Bey

     * Lâle merakının ezeli olduğunu ifade eden Remzi Efendi ise;

                         Lâleye pîr-i sabâdan bu nefes şimdi değil               

                         Ezelidir bu hevâvü heves şimdi değil.

      *Lâle, şiirde en çok lâle genel ismiyle kullanılmıştır.Buna rağmen çeşitli kültür yoluyla elde edilen  lâlelere verilen şairane isimlerinde klasik şairlerin eserlerinde yer aldığı görülmektedir.[29]

      Duhânî  Lâle ;                       

                        Şarâb-ı ergüvânîdir Duhânî Lâle câmında

                        Ne kan tamdıysa odunda benim bağım kebâbında.                                                                 

                                                                                       Şeyhi

      Gül-rîz ;

                        Sûk-ı isti'dada şehr-âyîn edip yâran-ı nazın

                        Ettiler Gül-rîzler âvîhte dükkân üstüne.                             

                                                                                     Nedim

        *Lâle Devri'nin ihtişamını Nedim şu dizeyle  çok iyi ifade etmiştir;

                       Lâlenin  tohumunu eksen dolu peymâne gelir.

        * Türk Halk Şiirinde de  lâle kullanılan bir tema olmuştur.[30

                       Kaşların göz ile ediyor cengi                

                       Söyleşir yavrılar, koç yiğit dengi                         

                      Çiçekte, meyvada yoktur menendi                         

                      Lâleden  kırmızı,gülden ziyade                                                        

                                                                               Karacaoğlan

                              

                        Çayır çemen  hep seçildi               

                        Dolu peymâne içildi                        

                        Lâle sünbüller açıldı                          

                        Cennet oldu bağlar şimdi

                                                                    Gevheri

      VII. ELSANATLARI VE ÇİNİDE LÂLE

     16. yüzyılın birinci yarısında ilk olarak kullanılmaya başlayan kırmızı renkle beraber, çinilerde lâle motifi  görülmeye başlanmıştır ve yaygın olarak kullanılmıştır.

     Bursa Şehzade Mustafa Türbesinde, Rüstem Paşa Camii, Ramazan Efendi Camii,Kula Kurşunlu Camii vb. yapılarda lâle motifi örnekleri taşıyan çiniler bulunmaktadır.

     Seramikte de lâle, sümbül , karanfil ve gül motif olarak kullanılmıştır. Lâle motif olarak kumaşlarda da   karşımıza çıkmaktadır.II. Süleyman'ın , Yavuz Sultan Selim, III. Murat'ın yalnızca lâle motifi kullanılmış kaftanları vardır.Aynı zamanda lâle motifi sultanların ayakkabılarında ve çizmelerinde de bulunuyordu.

     Halı ve kilimlerde,cami , mescit, türbe,medrese,sebil ve okul gibi yapıların duvarlarına , her renkten lâle işlenmiştir. Özellikle Süleymaniye Camisinde bulunan Mimar Sinan'ın ters lâlesi bir aykırılığın simgesiydi. [31]

     VIII. SONUÇ

     Lâlenin  Türkler için farklı  bir değer taşımasının sebebi , göze hitap etmesi dışında , en çok yetiştirildiği dönemle ilgilidir. Saray ve saray çevresi yanında sırdan halkında ilgilendiği bu çiçek kelimenin tam anlamıyla "moda" halini almıştır.Aynı zamanda değeri gittikçe artan ve çeşitleri çoğaltılan bu çiçek ticari bir mal haline gelmiştir. Osmanlı günlük yaşamına da ayna tutan bu çiçek, şiirlere, fermanlara, hikayelere konu olmuştur. Osmanlının neden bu çiçeği bu kadar benimseyerek sevdiğini, özellikleri ile anlamış bulunuyoruz.Yinede bir çiçeğin bir dönme ismini verecek kadar önem kazanması, beklide tarihte nadir rastlanan  olaylardan biridir. Bu Osmanlıların "güzele"  ve sanata verdiği önemi de ortaya çıkarmaktadır.                                   

 

[1] Büyük Kültür Ansiklopedisi.  "Lâle" mad.,s.2895.

[2] Gelişim Hachette Alfabetik Genel Kültür Ansiklopedisi, "Lâle" mad.,c.7,Meydan Yayınevi, İst.1987,s.783.

[3] Anbiritannica, "Lâle" mad. C.14,İst.1990, s. 249.

[4] Orhan Şaik Gökyay,  "Divan Edebiyatında Çiçekler", Tarih ve Toplum, Sayı 76, Nisan 1990, s. 30.

[5] Gonca Hülya Yayan, Lâle  motifinin  Türk El Sanatları İçerisindeki Ve Kullanım Alanları, s.300.

[6] Alev (Çakmakoğlu) Kuru, Orta Asya Türk Sanatında Palmet ve Lâle Motiflerinin Değerlendirilmesi Hakkında  Bir Deneme,Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi, "Lâle Motifinin Türk El Sanatları içerisindeki Yeri ve Önemi"konulu sempozyum bildirisi, s. 2-4. Ankara,12 Aralık 1994.

[7] G. H. Yayan, a.g.e., s. 3.

[8] Ahmet Kartal, Klasik Edebiyatında "Lâle", Bilig Bilim Ve  Kültür Dergisi, (4)Kış 1997,s.109.

[9] Beşir Ayvazoğlu, Türkistan'dan Hollanda'ya  Lâle  Kültürü ,Diyalog Avrasya Düşünce ve Kültür Dergisi, (4)2001, s.79.

[10] Türk Ansiklopedisi, "Lâle" mad. C. 22, s.459.

[11] Anthony Dolphin Alderson, Bütün Yönleriyle Osmanlı Hanedanı,Tercüme:Şerafettin Severcan, İz Yayıncılık s.196.

[12] Türk Ansiklopedisi, c. 22, s.459.

[13] İbrahim Atay, Osmanlıda Tabiat Sevgisi Ve Tefekkürün Simgesi Bir Çiçek " lâle ", Tarih Ve Medeniyet , Temmuz 1997, s.60.

[14] Türk Ansiklopedisi, C.22, s.459.

[15] Beşir Ayvazoğlu,Güller Kitabı,Ötüken Yayınları, İstanbul  1995  s.115,116.

[16] İbrahim Altay, a.g.e., s.116.

[17] Beşir Ayvazoğlu, a.g.e. ,s.116.

[18] Beşir Ayvazoğlu, a.g.e., s.107.

[19] Ekrem Hakkı Ayverdi, İstanbul Lâlesi, s.1,2.

[20]  Charles Mackey,  "Lâle  Deliliği (Tuliptomania)",(çev. Füsun Öksüzoğlu), Tarih ve Toplum , Sayı 72, s.35.

[21] F.Gönül Âyânoğlu, Osmanlı Türklerinde  Lâle'ye Verilen Önem,Türksoy Türk Dünyası Kültür,Sanat,Bilim,Haber ve Araştırma Dergisi,Haziran 2000, s.33.

[22] Beşir Ayvazoğlu, Keukenhof  Lâleleri, Aksiyon Dergisi , 2-8 Mayıs, 1998, s.54.

[23] Evliya Çelebi, Seyehatname, sadeleştiren: Tevfik Temelkuran, Necati Aktaş ,s. 370,371.

[24] Ahmet Eken, Artık Göremediğimiz Bir Çiçek ; İstanbul Lâlesi, Hedef, Nisan 2002, s.83.

[25] Beşir Ayvazoğlu, a.g.e. s.134.

[26] Beşir Ayvazoğlu, Keukenhof Laleleri, Aksiyon, s. 55.

[27] Lâle Devri, Türk Ansiklopedisi, C-22, s.459.

[28] Beşir Ayvazoğlu, a.g.e. , s. 109,110.

[29] Ahmet Kartal, Klasik Türk Edebiyatında "Lâle", Bilig Bilim ve Kültür Dergisi,Bahar 1997, s. 9.

[30] Ahmet Kartal, a.g.e., s. 9,10.

[31] Haşim Söylemez, " Sinan'ın Ters Lâle'si", Aksiyon , Ocak 2002,s. 54.

İÇİMİZDEKİ SIZININ ADI: LALE

 

 

Oğuz TUNA

Ziraat Yüksek Mühendisi Yayın Dairesi Başkanlığı

 

 

Batı minicik değerlerinin üzerine bile titreyerek her biri için mitoloji, hikaye, masal, romanlar yazıp, zaman zaman da çeşitli türden defalarca sinema ve tiyatro oyunları türetip, nevzuhur tarih ve suni gelenekler oluşturur. Dünyanın en eski, asil, zeki, hareketli ve bin seneye kadar mutlak  dünya hakimiyetini elinde tutmuş, başından binlerce olay geçmiş, onlarca devlet batırmış, hemen her konuda ayakları yere basan kültür; devlet geleneği, mimarî, sanat, günlük hayat selâm, doğum, ölüm, sohbet, eğlence, komşuluk ilişkileri, evlilik, tasarruf, temizlik, dini günler, çevre, yemek, giyim-kuşam... ortaya koymuş, binlerce önemli adam devlet büyüğü, asker, hukukçu, edebiyatçı, sanatçı ebru, hat, cilt, musiki... yetiştirmiş bir milletiz. Ancak bunların çok az bir kısmı bilinemeyen sebeplerle!, saydığım sanat vasıtalarının hemen büyük çoğunluğu ile, yeni nesillere ya ulaştırılamadı veya yanlış aksettirildi. Binlerce alt başlık altında incelenecek büyük kültürümüzün bir parçası da çiçek sevgisi ve merakıdır. Hangi milletin tarihinde 12 yankılarıyla 32 yıl süren ve adı bile bir çiçeğe sonradan verilmiş bir devir; lâle var? Hafızamı yokluyorum da, İngiltere'de 2 bölge arasında 30 yıl 1455-1485 sürmüş savaşa, adı hiç bir zaman savaşla biraraya getirilmeyecek bir çiçeğin adı verilmiş Güller Savaşı...Savaş ilginç, yakalarına sadece, York hanedanın beyaz, lancester hanedanınının ise kırmızı gül takılıp savaşıldığı için! bu adla anılan ve hanedanlık üzerinde hak iddia etmeye dayanan bu savaş üzerine bile düzinelerce sanat ve edebiyat eseri sunulmuş milletine.

 

Son birkaç 10 yıldır horlanan, dışlanmak istenen, şimdilerde ise artık  çok az bir kısmını kullanageldiğimiz büyük oranda İslâm odaklı kültürümüzün, iki temel kaynağı, Kuran ve onun canlı tefsiri Hz.Muhammed'in gerek tatbik ettiği, gerekse söylediği sözler imâ edilse dahi, kesintisiz bin yıl İslâmın bayraktarlığını yapmış milletimiz tarafından, hep baş tacı edilmiş en küçük ayrıntıya bile büyük değer verilerek gündemde tutulmuş, unutturulmamış, en önemlisi kültüre geçirilerek yaşanmıştır.

 

Çiçekleri çok seven ve onları büyük özenle yetiştiren milletimizin, duygularındaki inceliği ve zarifliği hatta güzele olan tutkunluğunu, yetiştirdiği çiçeklerde görmek mümkün. Bu tutku, devlet büyüğü-kayıkçısı, köylü-şehirlisi, fakir-zengini ile milletimizin genelinde görülür. Ayrıca bu sevgi; ev, bahçe, sokak, semt, mani, türkü, şarkılara ve çok çeşitli sanat eserlerine yansır, insanlara isim olarak konur. İşte o ince ruhlu Türk'ün bu bağlamda çok değer verdiği ve sayısı 10'u bulmayan süs bitkisinin arasında iki çiçek devamlı ilk iki sırayı paylaşmış: Bunlardan biri gül ki ona hep, Hz.Muhammed'in  bir remzî, en sevdiği çiçek, terinin kokusu olduğu inancıyla ilahi güzellik ve ihtişamı en güzel şekilde yansıtan çiçek olarak bakılmış, gül görüldüğünde, ele alındığında, koklanırken, sağ el, kalbin üzerine konup gül bağlamında, aslında Peygamberine ihtiramını yüzyıllarca salavatla tamamlayarak belirtmiştir.

 

İkinci saygı duyulan çiçek ise; şair Remzi Pala değil'nin

 

  lâleye Pîri sabâdan bu nefes şimdi degül

 

  Ezelîdür bu hevâ vü heves şimdi degül

 

dediği, arapça yazılışı; Allah'ın büyüklük, ululuk, azamet, sertlik, öfke ve saygınlık anlamlarını içeren sıfatlarının hepsini kapsayan celâl isminin harflerine benzemesinden, yâni Allah kelimesindeki Elif ve lâm harflerinin lâle kelimesinde bulunması, her ikisinin ebced hesabıyla 66 sayısını vermesi, yine lâledeki arapça 3 harf lamelif, lâm ve he ile Osmanlı Devleti'nin amblemi olan hilâl ay kelimesinin yazılması, ayrıca lâle; bir kök, sap ve çiçekten oluşup, tevhidi remzetmesinden dolayı cevâhirî huruf harflerin cevheri veya şiirle dile getirilerek

 

  Yokdur bu âb u tâb ne mihr ü ne jâle çiğ de

 

  izhârı kudret eylemiş Allah bu lâlede

 

denilmiş. Zaman zaman gül ile boy ölçüşür şekilde, onun kullanıldığı yerlerde mimarî, çini, ahşap, Kuran, minyatür, ebru, halı, kumaşda tezyinat malzemesi olurken edebiyatçı ve mutasavvıflar onu şiir, kaside, naat ve münacaatlara taşımışlardır. Bazen daha fazlasında kullanılmış, itina ile yetiştirilerek yeni türler elde edilmiş, belli dönemlerde değeri çok fazla artarak çiçeklerin şahının gül tahtını sallamıştır. Bugün sadece İstanbul'da Piyale Paşa, Hekimoğlu Ali Paşa, Rüstem Paşa, Hadım Ali-İbrahim Paşalar, Mehmet Ağa Camileri ile Haseki Hurrem, Şehzade Mehmet türbeleri gibi çeşitli tarihi eserlerde, 200 çeşit nefis lâle motifini görüyoruz.  Bu motiflerin belki de en anlamlısı Edirne'deki Selimiye Camii'nin müezzin mahfili kenarındaki mermer sütunların birinde yıllar önce gördüğüm, kabartma ters lâle motifidir ki rivayet muhtelif olmakla birlikte, akla en yatkın rivayet; cami yapılırken, alanda evi bulunan bir kişinin, uzunca uğraşlardan sonra yıkıma müsaade etmesi, dolayısıyla da onun aksiliğinin böylece belirtilmesidir. O zaman, tarihte bu çiçekle özdeşleşmiş bir devire adını veren milletin âmâ bir ferdi de böyle bir motif çizebilir diye düşünmüştüm.

 

1734 yılında Revan seferi sırasında ölen Türk veziri ve şairi aynı zamanda hattat ve divani yazının ustalarından İzzet Ali Paşa'nın, Süleymaniye Kütüphanesi'nde bulunan, Sultan Ahmed'e yazdığı lâle redifli kasidenin gazel kısmında,

 

Mazhar-ı İsm-i Celâl olmasa hakkâ lâle

 

Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lâle

 

beyiti, milletimizin niçin bu çiçeğe fazlasıyla ihtiram gösterdiğinin sanki özeti.

 

Lâlenin, Cengizhan'ın 1155-1227 Orta Asya'dan batıya seferiyle Anadolu'ya geldiği, böylece Anadolu'daki Türkler tarafından tanındığı tahmin edilmekte ve 10. Selçuklu hükümdarı Alâadin Keykubat'ın 1192-1237 Konya'daki saray bahçelerinin düzenlenmesinde bolca kullandığı, Vakıfnâmelerin tetkikinden şüphe bırakmayacak şekilde anlaşılmıştır. Bir kültür öğesinin geçmiş uygarlıklarda kullanılıp, kullanılmadığı, onların para, abide ve eşyalarına bakılarak anlaşılır. Roma ve Bizans dönemlerinde böyle bir şeye rastlanmamıştır.

 

Lâle'yi dünyada ilk defa şiirlerinde kullanan kişi Hz. Mevlânâ 1207-73 olmuştur.

 

Rubailerinde

 

  "Bir göz ki, bakışı o güle ve lâleye dönmüştür"

 

  "Can, hep o lâle bahçesinden söz açmaktadır"

 

  "Ey lâle gel de sen yanağımdan renk al" der.

 

İstanbul'un fethinden sonra şehir imar edilirken bizzat Fatih'in emri ile yeniden düzenlenen bahçeler lâlelerle süslenmiş, Bu gelenek, batılının muhteşem Türk dediği Kanûni zamanında, yine muhteşem bir şekilde devam ettirilmiştir. Lâle hakkında bilgi veren  batılı yazarların ilki, Fransız Hekim P.Belon, 1546 yılında çıktığı araştırma gezisinde İstanbul'da kalmış, lâleden kırmızı zambak olarak behsetmiştir. Avusturya İmparatorluğu'nun İstanbul'daki elçisi Busbek 1522-92 1554 yılında İstanbul-Edirne arasındaki bahçelerde, o tarihlerde Avrupa'da hiç tanınmayan bu bitkiyi görür. 2 yıl sonra soğan ve tohumlarını memleketine götürerek imparatoruna takdim eder. Kısa sürede üretilerek saray bahçelerini süsleyen lâleyi, İsviçreli  botanikçi C. Gesner, 1516-65 1559 yılında Augsburg'da bir bahçede görür  ve 1560'da yazdığı kitapta bu çiçekten bahseder T. Turcarum -Türk lâlesi- adı verilip ilk defa yurt dışına çıkarılan bu türe, T. Gesnerium ismini verip bahçe formlarının kökenini oluşturur ve ilmi bakımından Avrupa'da tanınmasına yol açar. Bundan sonra lâle, 1582'de İngiltere, 1607'de Fransa'ya yayılır. Ama asıl Avrupa'da ticari bir meta haline gelmesi Hollanda Leiden Üniversitesi Profesörü C. Clusuis sayesiyledir 1591. Bu zat lâleyi geniş mikyasta üretip, yeni çeşitler elde etmiştir. Millî bir kriz nedeniyle lâle soğanlarının teminindeki güçlük ve inanılmaz fiyat artışları bu tarihlere rastlar. Bu kişi 1601'de yayınladığı kitabında İstanbul da 2 çeşit lâle'den bahseder, Kefe Kırımın güneyindeki bir bölgeden 16. ve 17. yy'da getirilen bu lâleden Evliya Çelebi, seyahatnamesinde bahseder ve Kavala.

 

Süs bitkileri, dünyada pekçok ülkenin millî sembolüdür; zambak; eski Fransa, deve dikeni; İngiltere Ana Britanica Ansiklopedisi'nin üzerindeki yabani çiçek, çınar yapraklı akçaağaç; Kanada, sedir ağacı; Lübnan bayraklarını süsler.

 

Türk ve Türkiye ise asırlar boyu hep lâle ile anılmış. Dikkatinizi çektimi bilmem, 2002 yılı başından itibaren Eskişehir yolu üzerindeki Turizm Bakanlığı girişinde 3 sembol durmakta. Türkiye'yi tanıtma bağlamında seçilen karşılıklı, 2 adet 2x3 m'lik renkli ve ışıklı panonun birine, 12. yy'da Bizans hükümdarı Manuel Komnenos tarafından yaptırılan Kız Kulesi, diğerine ise doğu Hıristiyan kiliselerini süsleyen, muhtemelen İstanbul'daki  bir kiliseden alınmış havari İkon'u girişte size merhaba derken, üçüncüsü  ise 20 metrelik beton yolun sonunda Bakanlık duvarına asılı, uzunluğu bir metre kadar olan genelde geceleleri belli, belirsiz seçilebilen, ışıklı 16. yy'dan lâle motifi!... Osmanlı'nın 1714 yılında Venedik'le, 2 yıl sonrasında Avusturya ile kapışmalara son veren 21 Temmuz 1718 tarihli Pasarofça Antlaşması ile, 1730 yılında padişah 3. Ahmed'in tahttan indirilmesi, Damat İbrahim Paşa'nın öldürülmesi ve devrin önemli şâiri Nedim'in bir rivayete göre öldürülmesi ölümüyle biten, 3. Ahmed'in 1703-30 ikinci saltanat devresine, Yahya Kemal Beyatlı tarafından, meşrutiyetten sonra verilen adla anılan ve tarihi sevdiren adam Ahmet Refik'in aynı yıllarda dönemi anlatan, 1908'de İkdâm Gazetesi'nde 9 bölüm halinde tefrika edilip, 1912'de kitaplaştırılan bu devir için yaşandığı devirden 200 yıl sonra Lâle Devri deyimi ilk defa kullanılmış, tarih  literatürüne böylece yerleşmiş, batılılarca da benimsenmiştir. Bu kitap sadeleştirilerek 1973 yılında 2. defa basılmış, şimdilerde ise Timaş yayınları arasında yeni baskıları bulunmakta.

 

Esasında Lâle Devri; 15. asırda Fatih Sultan Mehmed'in batıda yeni bir medeniyetin başladığını görüp, bundan istifade etme zihniyetinden sonra, imparatorluğun kendi idrakiyle Avrupa medeniyetinden faydalanmayı bir ihtiyaç halinde hissettiği devirdir. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın imparatorluk dahilinde Pasarofça Antlaşması'nın sağladığı barış sürecinden de istifade ederek, bir sulh ve sükûn devri açıp,  devletin iç bünyesinde yenilikler yapmak, imar faaliyetlerinde bulunmak gibi uzak görüşlü bir idareci anlayışına dayanan; kâğıt fabrikası açmak, matbaa kurmak, matbaacılığı yaygınlaştırmak gibi geç kalmış kültür ve kalkınma hamlelerinin yanısıra, İstanbul'a saray, konak, köşk, cami, medrese yaptırarak, imar faaliyetlerinden doğacak medeni zevkin gelişmesi de amaçlanmıştı. Bu devirde aşırı bir lâle merak ve modası da her yanı sarmış, çılgınlık derecesinde bir saltanat gözlemlenmiştir. Milletimizin huyu, birşeyi benimseye görsün abartı sonsuz. Padişahından kayıkçısına herkes bu çiçeğe önem veriyor. Güzel sanatlarla meşgûl oluyor, geziyor, dinliyor, okuyor, seyrediyordu. İstanbul bu haliyle klasik Şah Abbas dönemi isfahanını geride bırakmış, Avrupada ise, Regence devrinin Paris ve Versailesi'ndeki ihtişamdan geri kalmıyordu. Bütün bunlarla Osmanlı; bir bakıma, çoktan geride bıraktığı ihtişamlı klasik devrini yakalamaya çalışıyordu. Yönetime bu zevk ve eğlence hayatı ile bir bakıma, ihtilâl ve savaşlardan bıkan  İstanbul halkını ve İstanbulu taklit eden diğer şehirleri bunlarla oyalayarak, yapılacak Avrupai yenilikleri, bir kısım halkın taasubunu tahrik etmeden gerçekleştirmek gibi iç siyaset de güdülüyordu. Devlet hizmetinde bulunanların çoğunluğu toplantılarını gece gündüz zevk ve eğlence, çalıp söylemeyle süslemişti. Şairlerden Abdi, bu havaya öyle kaptırmıştı ki kendini Osmanlı ülkesi değil harap olmak, 4 yanını düşman alacak hale gelse biz zevkimizde olalım derken, devrin baş şairi Nedim, savaş dönemi geçti, şimdi eğlence ve içki toplantıları dönemidir veya gülelim eğlenelim kâm zevk alalım dünyadan diyordu. Nasıl! bugünkü halimize benziyor mu? Devrin bir diğer özelliği de başını, şairlerin reisi; Osman Zâde Taib'in çektiği, dilde sadeleşme akımıdır. Doğal çiçek ve meyve motifleriyle devrin özelliğinin aksettirildiği Topkapı Sarayı'ndaki yemiş odası, lâle devrinin ilk eseri olup, Üsküdar'daki 3. Ahmet Çeşmesi dönemin en güzel yapıtı, 3. Ahmed Kütüphanesi, Arap Kapı Çeşmesi, Damat İbrahim Paşa külliyesi sebil ve çeşmeleri devrin özelliklerini belirtir yapıları oluşturuyordu. Dikkate değer bir dinlenme devri yaratmaya çalışan İbrahim Paşa'nın ki 110 yıl sonrasının tanzimat fermanına göre daha elverişli şartlarda oluşmuştu gayretine en büyük ket; yine bir Türk kökenli İran Şahı Nadirşah Avşar'ın 1723' de başlattığı savaşla vuruldu. Savaştan, önceleri etkilenilmediyse de 1730 yılında savaşın boyutları büyüyerek, bütün şiddetiyle hissedildi. Harplere çoktandır ordu başında katılmayan padişah ve sadrazamın katılacağı söylense de, bu gerçekleşmedi. Beklenen bir ihtilal için zemin oluştu. Yanlış olarak hamam tellağı olarak vasıflandırılan, sadece ortak olduğu hamamdan gelir elde eden, Arnavut asıllı bir levend, Patronalı Halil tarafından 1730 yılında gerçekleştirilen ihtilalle, devire son nokta kondu. Esasında devir yankılarıyla 1750 yılına kadar devam etmiş, bundan sonra da lâleye karşı millet olarak sevgimiz eksilmiştir.

 

İlim dili latince ve belli başlı batı dillerindeki kullanımı, dilimizde sarık, külah ve de hani şu uğrunda fırtınalar koparılan türban manalarına gelen Tulipa olup, kelimenin Tülbend kelimesinin Fransızca'ya adaptasyonundan geldiği etimolojik olarak ifade edilir. Arap, İranlı ve Yunanlılar ise, kullandığımız şekle bir harf ekleyerek lales şeklinde kullanırlar. Kullandığımız şekliyle ise kelime: Toroslar, Doğu Anadolu ve İranda pek çok bulunan yabani lâlelerin büyük bir kısmının rengi olan, mercan kırmızısı anlamına gelen lâl kelimesinden devşirilmiş. lâle: halk arasında yanlış olarak lâle ile ilgisi olmayan Eşek, Girit, Dağ, Manisa, Zağra, Ters, Bitlis, Taş lâleleri ile gelincik, şakayık ve lâle ağacı gibi bazı çiçekler için de kullanılmıştır.

 

Çiçekleri parlak, renk çeşitliliği bakımından sadece gül ile yarışabilecek zenginliğe sahip tam siyah ki bitkilerde mümkün olmayan bu tek renk hariç gök kuşağındaki bütün renk ve nüansları ile serileriverir gözlerönüne. Lâle aşığı Fransız yazarı Aleksandr Dumas'ın 1802-70, 1850 yılında yazdığı, la Tulipe Noire Siyah Lâle adlı kitapta; siyah lâle yetiştirmek isteyen, kahramanları gerçek hayattan seçilmiş 2 kişi arasındaki inanılmaz olaylar anlatılır. Dünyada 100' den fazla, ülkemizde doğal olarak 14 türü, mutasyon ve melezlemeyle elde edilen 8000'den fazla kültür çeşidi bulunan ve sayıları her geçen gün artan lâlenin, sadece 20 kadarı ticari değere sahiptir. En büyük lâle ihracatçısı Hollanda'da üretim alanlarının yüzde 70'i bu 20 çeşide ayrılmıştır. Tabiatta bulunan yabani lâlenin çiçeği yalın kattır. Tabii olarak mevcut olmayan katmerli lâlelerle, papağan tipindeki lâleler, diğer bahçe lâleleri gibi, yabani lâleden elde edilmiştir. Şekil olarak; kozalak, çan, papağan, nadiren nilüfer ve yılbaşı çiçeklerine benzer çiçekleri bulunan lâlenin, çiçek büyüklüklerine gelince, genişliği 20 cm olan kırmızı lâleler olduğu gibi, dışı beyaz içi sarı, çok küçük çiçeğin, bir sap üzerinde olduğu türlerde vardır.

 

Genel olarak soğanı yılda bir defa çiçek açıp sap üzerinde tek bir çiçek bulundurmakla birlikte; yabani lâlelerden 3 çeşitte sapta 2-9, bahçe lâlelerinin yalın kat geç açan kırmızı ve beyaz çeşitlerinde bir sap üzerinde bir çok, kuvvetli topraklarda yetiştirilen bazı bahçe lâle türlerinde ise arızi şeklinde bir sap üzerinde yine bir çok çiçek verirler.

 

Çok çeşitli renkleri olsa da, lâlelerin bir kısmında, 2-3 rengin muhtelif karışımları görülür. Bukalemun denilen çeşitlerde ise renkler, beyaz-kremden zamanla pembeye dönüşür. Tıpkı arızi şekilde bir sap üzerinde bir çok çiçek açan lâleler gibi... Lâleler çiçek sap uzunlukları bakımından ise; tatlı leylak renkli ve çok büyük çiçekli kültür formlarında 90 cm'e ulaştığı gibi, yabani lâlelerden koyu pembe renkte küçük çiçekli bir çeşitte, uzunluk 7-8 cm kadar olmakla birlikte, genelde uzun saplıdırlar. Zambakgillerden soğanlı ve otsu bir çiçek olan lâle bilinen 3 türlü soğan; katı yumru, pullu, adi, hakiki, zarlı sınıfından, herkesin çok iyi bildiği yediğimiz soğan, sümbül, sim'in dahil olduğu adi soğan sınıfına girmesine rağmen onlardan simetrik olmaması ile ayrılır. Soğanın dışı, koruyucu kabuk denilen esmer renktte ince bir zar ile kaplıdır. Kabuğun iç kısmı seyrek tüylü ve çıplaktır. Bu özellik lâle türlerini ayırmada kullanılan en önemli ayıraçtır. Lâle soğanı; içinde kök, yapraklar, sap, çiçek ve gelecek senenin soğan taslakları bulunan küçülmüş bir bitki gibidir. Olgunlaşmış bir lâle soğanı uçtan kök tablasına doğru tam olarak ortadan kesilirse bunlar açıkça görülür. Soğan büyüklükleri, türlere göre değişmekle birlikte, tam gelişmiş en iri soğan çevresi 12 cm'i biraz geçer. Ağırlıklarına gelince, iri soğanlar 46 gr, orta irilikte 14 gr küçük yavru soğanlar 7 gr gelmektedir. Soğuktan pek etkilenmeyen, seyrek olarak hastalanan, hastalansa da fazla zarar görmeyen bir yapıya sahiptir. Peyzajda aranan özellik olan çiçeklenme tarihleri bakımından; erken orta ve geçci olarak ayrılırsa da başlıca unsurları; ömürlerinin kısa 1 ay, çok nadir bulunan 2 yabani tür; sarı çiçekli T.silvestris ile bronz renkli T.persica'nın güzel kokulu olması dışında belirgin kokularının bulunmamasıdır.

 

Lâleye adeta aşık olan milletimiz, bu çok sevdiği çiçeğin adını, bazen tek, bazende gül ile karışık olarak, sevdiği her şeye cömertçe vermiş; 16 yy'da çevrede yaşayan ve lâle yetiştiren lâleli dededen derviş aparma lâleli semtine, yine bu semtte 1763 yılında 3. Mustafa tarafından yaptırılan zarif lâleli camiine, Sadettin Arel tarafından bulunup lâle-Gül ismiyle Türk musikisine kazandırılan birleşik bir makama (17. yy da kullanılmış yine bir birleşik makama da, lâle ruh denmiş), lâle adları, özellikleri yetiştirme yöntemi ve satış fiyatlarına ilişkin lâlename isimli kitaplar yayınlanmış, lâlenin konulduğu altın, gümüş, seramik veya camdan yapılan lâlelik ya da lâledanlar zamanın nadide sanat eserleri olmuş, ağaçtan meyve koparmak için kullanılan 3-4 çatallı sırığa, eskiden esir veya ağır suçluların boynuna geçirilen demir halkaya, denizcilikte filika dümeninin çıkmaması için kullanılan halata lâle halatı, eski toplarda, top ağzı ile bilezikteki pime kadar olan bölüme, yine Ankara'da bir semte lâlegül, çocuklara isim olarak verilmiştir. Divan edebiyatında şarap kadehi ve aşığın göğsündeki yara sızısının ismi, hep lâle olmuş. Mehmet Turan Yarar'ın ve Oğuz Şenler'in bestelediği lâleler el pençe nergisler uşak boydan boya Isfahan, devrin hemen her yerinde büyük rol oynayan şair Nedim'in herkesce ezbere bilinen Lâle Devrini en güzel aksettiren 8 mısralık

 

Erişdi Nev-bahar eyyâmı açıldı gül-i gülşen

 

Çerağan vakti geldi lâle zarın didesi ruşen

 

şiirinin, Arif Sami Toker tarafından Nihavend makamında bestelenen şarkıları ile Mahmut Nedim Güntel'in yazdığı ve rahmetli meslektaşımız  İsmail Baha Sürelsan'ın Neveser, Teoman Alpay'ın Buselik makamlarında besteledikleri lâleler her yıl açar bak mesti naz hep uykuda şarkılarını da muhakkak bir yerlerde bulup dinleyin, benden hatırlatması.

 

Lâle devrinde sayısı binlerle ifade edilen şiirlerden başka, bu çiçek için Gonce-i lâlezar-ı bağı kadim ve Esmâ-ı lâle ve zerrin gibi başlı başına lâleden bahseden kitaplar da yazılmıştır. Lâle dönemi çiçekçibaşısının, çiçeklerin terazisi Mizânül Ezhar isimli eserinin 1. bölümünde, bir lâle çeşidinin değerli olabilmesi için muhtaç olduğu 20 güzel özellik verilmiştir. Münir Aktepe'nin 1952-54 yıllarında yayınladığı eserin, Osmanlı dönemi lâle çeşit isimleri, özellikleri, yetiştiricileri özgeçmişleri ve lâle soğanlarının satış fiyatları yönünden, önemli bir araştırma olduğunu burada tersim edelim.Sadabat ve lâle safaları hakkında meydana getirilen eserlerin sayısı ise oldukça kabarık.

 

Şairler lâlenin her anını inceleyip şiirler yazmıştır. Meselâ; çiçeklerin 6 eşit taç yaprağının oluşu, taç yaprakların müstakil ve uç taraflarının birbirinden ayrık, kokusuz, çiçek ağzının açık ve ortasının boş, içinde siyah benek, kök kısmında yeşil yaprağının oluşu: Bazen şiirlerde, Lâle-bahar mevsimi; lâle-hazan, lâle-saba, lâle-jâle arasında ilgi kurulur... ve de lâle; şekil olarak taç kadeh, sürahi sebû (testi), hokka, külah, kâse, maşraba, micmer, küpe, gürz, sapan, baston, gamze, parmak, kılıç, hançer, muşamma, mecnûn, ferhad, şahid, sâki, mevlevi, sancak beyi, kalender asker, melek, hizmetkâr, bostancı... sayısı 74 olan ve sevilebilecek herşeye benzetilir. (Klâsik Türk Şiirinde lâle, Ahmet Kartal Akçağ Yay. 1998)

 

Lâleye bir çok güzel isim takılarak şiir yazılsa da en çok, lâle genel ismiyle şiir yazanlar arasında devrin şeyhülislamları da bulunmakta. Lâle renklerinden en çok; kırmızı ile birlikte aynı mânâ'ya gelen al, hamrâ, sürh, ahmer, lâl, lâlin, kızıl gibi kelimeler ve mavi kebûd, açık sarı kibriti, lâle-i zerd, Dûhâni siyah, leylâki mor, sefid beyaz, açık mavi, turuncu, laciverd şairlerin dilinden düşmemiştir.

 

Kânuni 1495-1566 döneminde, İstanbul'da yetiştirilen ve köken olarak kefeden getirilmiş, uçları sivri, ince ve uzun, çiçekleri bademe benzeyen İstanbul veya Osmanlı lâlesi bulunmaktadır. Bu çeşidi ilk ıslah eden de devrin şeyhûlislamı Ebusuuddur. Elde edilen bu ilk lâle çeşidine cennet nuru Nur-ı Adn ismi verilmiştir. 200 civarında çeşiti bulunan İstanbul lâlesi, lâle devrinin sona ermesiyle önemini kaybetmiş ve 1750'lerden itibaren tamamen yok olmuştur.

 

Bütün bu bilgileri; kitap biriktirmede üstadım Ali Emiri Efendi kütüphanesinde bulunan yazma eserlerden; Cerrahpaşa Cami imamı Mehmet bin Ahmet Ubeydi Efendi'ye ait 1699  200 kadar çiçek yetiştiricisi (Şukûfeci) kayıtlı ve Tabib Mehmet Aşki'nin 1779 tarihli  eserlerinden öğreniyoruz.

 

Tabidirki lâleye bu kadar önemin verildiği bir devirde çiçekçilikle ilgili meselelerin çoğalması, uzmanlardan oluşan bir kurulun kurulmasını gerektirmiş. Sultan İbrahim 1615-48'in emriyle, Sarı Abdullah Efendi isimli bir zat, çiçekçibaşı Ser Şükûfe olarak görevlendirilmiştir. 4. Mehmed 1641-92 döneminde de bir Çiçek Akademisi Encümen-i Daniş kurulmuştur. Burada yeni çeşitler incelenmiş, isimlendirilmiş, çiçeklerin özellikleri, soğanın sahibi kaydedilmiştir. Zaten Osmanlı'nın uzun süre ayakta kalması hep bu kayıt sistemine bağlıdır. Hakim olduğu yerlerdeki cadde sokak, ev ve nüfus, arazi varlıkları hepsi ayrıntılarıyla kayıtlanmıştır. Elime en son geçen 2000 yılında basılan Yabanabad (Kızılcahamam) kitabı. Okudukça inanamadım. Her şey kayıtlı... Neyse bu çok uzun konuyu başka bir makalede anlatırım...

 

Osmanlı'da lâle çeşitlerine verilen isimler, genelde Arapça ve Farsça olmakla birlikte Cüce moru, Sahipkıran, Narçiçeği, Pabuçcu, Altınsarısı, İbrahim Bey Alı, Aşçımoru, Gülcübaşı, Kızılbıyıklı, Keresteci, Pençe, Erikdibi, kalaycı Beyazı gibi Türkçe isimlerde verilmiştir.

 

1600' lü yılların sonunda lâleye olan ilginin olağanüstü şekilde artması ve buna bazen, ünlü lâle soğanlarını elde etme isteği eklenince, bazı lâle soğanlarının fiyatları aşırı yükselmiştir. Aşırı fiyat artışını önlemek için 1725 yılında lâlelerin fiyatını tesbit eden bir liste narh defteri hazırlanmıştır. 28 Haziran 1726 tarihli defterde 239 lâle'nin ismi kayıtlıdır. En yüksek fiyat; 50 kuruş-7.5 Cumhuriyet altını ile Nîze-i Rummânî Lâle Mızrağı isimli lâle soğanı için tesbit edilmiştir. Ağustos 1727 tarihli 2. listede 306 lâle ismi geçmekte, bu listede en yüksek fiyat yine, lâle mızrağı 200 krş ile birinci, sahipkıran 150 krş, Gülriz 100 krş ile ikinci ve üçüncü sıralara yerleşmiştir. 1725 yılında yazıldığı sanılan, Lâle Mecmuasından da biraz bahsetmeden olmaz.

 

Bu mecmuada isimleriyle birlikte 50 kadar, İstanbul lâlesi çeşidi, renkli resimli olarak verilmiş, mecmuada bulunan resimler hayal mahsulû olmayıp İstanbul lâlesinin gerçek görüntüleridir.

 

Kitap, şimdi Belçikalı Robert de Belder isimli kolleksiyoncunun kitaplığında bulunmakta. Dünyada tek olan mecmuanın esas sahibi, merhum Ekrem Hakkı Ayverdi 1899-1984'dir. Bu değerli kitap, üstadın muhtemelen Osmanlı mimarisine dair, 4 büyük cilt tutan eserini bastırabilmek için gerekli mâli kaynağı sağlamak üzere, kolleksiyonundaki diğer bazı kıymetli yazmalarla birlikte, 1960'lı yıllarda elden çıkarttığı tahmin edilmekte (İstanbul lâlesi, Prof.Turan Baytop Kültür Bak.Yay.1998).  Bu kitaplar İstanbul Fetih Cemiyeti tarafından da yayınlanmış, bilhassa, Türkiye dışı Osmanlı mimarisini kapsayan eserler serisidir. 1984 yılında bir kitapçı dostumdan ödünç alarak okumuştum. Bulabilirseniz tavsiye ederim.

 

Zaten Avrupalıyı bu çeşitler mest etmiş ve Avrupa'da 1620-35 arasında yaşanan yani lâle Devri'nden bir asır önce Tulipomania lâle çılgınlığı modasına sebep olmuş, lâle fiyatları olağanüstü fiyatlara fırlamış,  kadınlar en değerli mücevherler yerine, boyunlarına lâleleri asmışlardır. Son zamanlarda, batı kaynaklı lâle çılgınlığı kitapları vitrinlerimizi süslemeye başladı bunlardan Mike Dash'ın yazdığını kitapların dünyasında tanıtmıştım. Şimdilerde Anna Pavord'un İngiliz aynı başlıkta yazdığı, İngiltere'de aylardır en çok satanlar listesinde. Lâle çılgınlığı kitaplarının esas kaynağı; 19. yy'da yaşamış Charles mackay'ın İskoç gazeteci "Halk Arasındaki Olağanüstü Hezeyanlar ve kitlesel çılgınlıklar" Extraordinary Popular Delusions and the Madness of Crowds adlı kitabıdır. Lâle çılgınlığının klâsik anlatısı olan bu eser, 1841'de yayınlanmıştır. Çok çeşitli konulara değinen ve 16 bölümden oluşan 725 sayfalık kitapta lâle çılgınlığına ayrılan bölüm, sadece 8 sayfadır. Çok sayıda yazar bu 8 sayfayı hayalinde genişleterek çeşit çeşit lale çılgınlıkları yazmış... Şimdilerde ise Avrupa'da geliştirilen, Osmanlı lâlesine çok benzeyen 2 tür ile bahçeler tekrar süslenmeye başlamıştır.

 

Lâlenin Türkiye'den Hollanda'ya gidişinin 400. yılı dolayısıyla 18-24 Mayıs 1994 yılında, Kanada'nın başkenti Ottawa'da yapılan lâle festivalinin ana teması lâlenin anavatanı Türkiye'ye övgü idi.  Her yıl yüzbinlerce turistin akın ettiği bu festival, 1951 yılından itibaren kutlanmakta. Yurdumuzda 19. yy başlarında baroklaştırılıp başka biçimde sitilize edilen lâle motifi, bu tarihten sonra önem verilmeyerek unutulmuş, ancak 1956 yılında İstanbul Belediyesinin aldığı bir kararla tekrar eski önemini kazanmaya başlamıştır. 1959 yılından itibaren Emirgânda, 1970'li yıllardan itibaren Ankara-Sincan ve yurdun çok çeşitli yerlerinde düzenlenen festivallerle bu çiçeğe gerekli ilgi tekrar sağlanmaya çalışılmaktadır. Yabancılar tarafından lâlenin yurdumuzda ilk görüldüğü yer olan Silivri'de de 400 yıldır bu bitki üretilmekte, son yıllarda ise Hollanda'nın ortak olduğu üretim, yine bu ülke tarafından ithâl edilmektedir.

 

Merhum Prof. İ.Hakkı Baltacıoğlu'nun da değindiği gibi lâle iddiasızdır, sadedir, derinlikleri son derece ahenkli, renkleri hep kendine göre baygındır. Yazımızın başında değindiğimiz gibi onlarca defa batırıp tekrar dirilttiğimiz Türk devletlerine benzetirim lâleyi,  tıpkı efsanedeki Anka kuşu gibi, tekrar kendi küllerinden doğar, belki de onun için demiştir büyük eğitimci, lâle Türk'dür diye. Bilirsiniz lâle, çiçeğini verdikten sonra toprak üstü kısımları her yıl kurur, toprak altındaki yumru ise bir dahaki bahara, tekrar dirilip yaprak ve çiçek vermek için hazırlanır. Bu haliylede, ahireti en çok  tedai ettiren çiçektir lâle.. Gömülünülen yerden, kalk emrine, hesap için uyandırılan meyyit gibi... Her ne kadar şair,

 

 

 

  Bir mevsim-i baharına geldik ki âlemin

 

  Bülbül hamûş havz teh-i gülistan harâp

 

 

 

Alemin lâlesiz öyle bir baharına rastgeldik ki, bülbül susmuş, havuz boş ve bahçeler perişandır. dese de bin yıl önce lâle olarak isim koyduğumuz, bir yolla Avrupaya gidip Tulip olan ve Kardinal, Düşes, Grandük gibi isimler alan bu nadide çiçek, son zamanlardaki yoğun gayretlerle aslına tekrar dönüp Kurt'dan sonra millî ritüelimiz olup, kendisiyle birlikte, her yönden ülkemizin gerçek  kurtuluşunun sembolü olabilecek mi?  Çeşitli aymazlıklarla talan ettirdiğimiz ülkemiz ve terkettiğimiz değerlerimiz için son sözü şair Ahmet Haşim'e veriyorum.

 

  Bize bir zevk-i tahattur kaldı

 

  Bu sönen gölgelenen dünyada

 

doğru söze ne denir ki...

Kaynak: http://www.asyalale.com/Turkey/default.html

Hit: 5302
Trackback(0)
Yorum (0)add
Yorum yazabilmeniz iin kaytl罽 olmalsn�z. Henz bahcesel yesi de켰ilseniz ltfen ncelikle kay춽t olunuz.

busy
 
< Önceki   Sonraki >
Zamanınız bizim için değerlidir!
Aldesem.com. Tarımda e-ticaret merkezi
BLACK SEA AGROWEEK08 Karadeniz Tarım ve Gıda Fuarı
RSS Bahcesel
Elektriğe Yönünü Biz gösteriyoruz